Stockholm Sendromu: Bir banka soygunundan Ankara'ya

Stockholm Sendromu: Bir banka soygunundan Ankara'ya
Paylaş
  • Linkedin
  • Pinterest
  • Whatsapp
  • Telegram
  • Reddit
A- A+ Paylaş

Pelin ÜNKER / Ankara
DW Türkçe

CHP'nin 39. Olağan Kurultayı'nda Özgür Özel'in yaptığı bir konuşma, psikiyatri literatürünün en tartışmalı kavramlarından birini Türkiye siyasetinin merkezine taşıdı. Özel, Devlet Bahçeli'nin geçmişte dile getirdiği "HDP kapatılsın, kapatmıyorsa Anayasa Mahkemesi kapatılsın" sözlerine atıf yaparken "Bir Stockholm sendromuna kapılmamaya, dün elinden zor kurtulduğunuz celladınıza aşık olmamaya davet ediyorum" ifadelerini kullandı.

Bu cümle, DEM Parti cephesinde "Kürt seçmeni cellat-kurban ilişkisiyle tanımlayan bir yaklaşım" olarak okundu. Eş Genel Başkan Tülay Hatimoğulları, benzetmeyi "akıl tutulması" diye niteledi. Tuncer Bakırhan ise "Cellat defterini açacaksak herkes borçlu çıkar. Kürt halkına saygı duymak bu mudur? Bu sözlerle kimi kastettiniz, açık söyleyin" diyerek tepkiyi yükseltti. Tartışma kısa sürede Meclis'e taşındı ve Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan, "Benim Kürt kardeşim kimin cellat olduğunu çok iyi bilir" sözleriyle Özel'i hedef aldı; CHP'nin tarihine gönderme yaparak kavramı bambaşka bir siyasi düzleme yerleştirdi.

Özel ise tepkilerin ardından yaptığı açıklamalarda sözlerinin DEM Parti'ye yönelik olmadığını, "CHP'ye sürekli sert saldırılar yönelten bir çevreye" seslendiğini savundu.

CHP Genel Başkanı Özgür Özel, gazetecilere basın açıklaması yaparken

CHP Genel Başkanı Özgür Özel           Fotoğraf: Adem Altan/AFP/Getty Images

Ancak tartışma çoktan büyümüş, kavramın çağrışımları üç parti arasında ayrı ayrı anlamlar yüklenerek genişlemişti.

Bu kavramın bu kadar kolay karşılık bulması siyasi polemiklerle sınırlı değil: Stockholm Sendromu yıllardır romanlarda, sinema filmlerinde, televizyon dizilerinde ve tartışma programlarında kullanılan bir anlatım aracı. Rehin-fail ilişkisini dramatize eden yapımlar, kavramı geniş kitleler için tanıdık hale getirdi ve böylece siyaset sahnesine taşındığında da kolayca anlaşılır bir sembole dönüştü.

Stockholm'de bir banka kasasında başlayan hikaye

Bugün siyasetçiler arasında bir polemik aracına dönüşen "Stockholm Sendromu", aslında 23 Ağustos 1973'te İsveç'teki bir banka soygununa dayanıyor.

Stockholm'ün Norrmalmstorg Meydanı'nda bulunan Kreditbanken şubesinde gerçekleşen bu olay, polisle rehineler arasındaki gerilim ve canlı yayınlanan müzakereler nedeniyle ülke tarihinin en dikkat çekici krizlerinden biri haline geldi.

Bankaya silahlı olarak giren, daha önce cezaevinden kaçtığı bilinen Jan-Erik Olsson, içerideki dört çalışanı rehin aldı. Olsson'un talebi üzerine eski hücre arkadaşı Clark Olofsson da polis tarafından bankaya getirildi; böylece müzakereler iki soyguncu ile güvenlik güçleri arasında saatlerce süren bir çıkmaza dönüştü.

Stockholm'ün Norrmalmstorg Meydanı'nda bulunan Kreditbanken binası

Stockholm'ün Norrmalmstorg Meydanı'nda bulunan Kreditbanken binası  Fotoğraf: Bertil Enevag Ericson/TT/IMAGO

Kriz altı gün boyunca sürdü ve ülke çapında canlı yayınlarla takip edildi. Rehineler, dar bir alanda baskı altında tutulmalarına rağmen, soyguncuların kendilerine zarar vermediğini ve zaman zaman koruyucu bir dil kullandığını belirtti. Buna karşılık polis operasyonlarının sertliği, rehinelerde dışarıdaki otoriteye yönelik tepkiyi artırdı.

Rehineler, operasyon sona erdiğinde soyguncular aleyhine ifade vermek yerine polis müdahalesini eleştirdi.

Olayda danışmanlık yapan psikiyatrist Nils Bejerot, "Norrmalmstorg Sendromu" bu durumu olarak adlandırdı. Basın ise bu terimi hızla "Stockholm Sendromu" şeklinde yaygınlaştırdı. Yıllar sonra rehinelerden Kristin Enmark, davranışlarını "hayatta kalma stratejisi" olarak anlatarak kavrama itiraz edecek ve "Bu etiket mağduru suçlamanın kolay bir yoluydu" diyecekti.

ReklamTıpta tartışmalı bir alan: Resmi bir tanısı var mı?

Stockholm Sendromu bugün kamuoyunun en bilinen psikolojik kavramlarından biri olsa da bilimsel açıdan net tanımlanmış bir bozukluk değil. Uluslararası psikiyatride tanı ölçütlerini belirleyen iki temel rehber olan DSM (Ruhsal Bozuklukların Tanısal ve İstatistiksel El Kitabı) ve ICD (Uluslararası Hastalık Sınıflandırması) bu kavrama yer vermiyor.

Bu nedenle Stockholm Sendromu tıpta resmi bir tanı olarak kabul edilmiyor; belirlenmiş kriterleri, tanı kodu veya standardize edilmiş bir ölçüm sistemi bulunmuyor. Yine de kavram tamamen işlevsiz değil. Travma mağdurlarının, kendilerine zarar veren kişiyle hayatta kalma amacıyla duygusal bir yakınlık geliştirmesi olgusu, "travma bağlanması" olarak literatürde uzun süredir tartışılıyor.

Stockholm Sendromunu sembolize eden 1996 tarihli bu eski fotoğrafta Nicola Fleuchhaus adlı bir rehine onu kaçıran Julio Cesar Vega ile öpüşüyor

12 Mart 1996 tarihli bu fotoğrafta, Nikaragua'da rehin tutulduğu sürecin sonlarına doğru 25 yaşındaki Nicola Fleuchaus, onu kaçıran Julio Cesar Vega'yı öperken. İkinci rehine olan İsviçreli Regula Susanna Siegfried tarafından çekilen bu fotoğraf, 26 Nisan'da tutuklanan Vega'nın üzerinde Nikaragua polisi tarafından bulunmuştu  

Tartışmanın temelinde ise bilimsel sınırların belirsizliği var. Bu olgu bazı vakalarda gözlenmiş olsa da net ölçütlerle tanımlanmış değil. Birçok araştırmacı kavramın medya tarafından abartıldığını, hatta kimi durumlarda mağdurun yaşadığı travmayı haksız biçimde 'psikolojik bir sorun' gibi gösterdiğini savunuyor.

Psikolojinin dili siyasete nasıl taşınıyor?

Stockholm Sendromu, tıbbi tartışmaların gölgesinde kalmış bir kavram olmasına rağmen siyasette hızlı karşılık buluyor. Bunun nedeni, karmaşık siyasi ilişkileri güçlü ama basitleştirici bir metafora indirgemesi. "Celladına aşık olmak" ifadesi, seçmen davranışlarını veya parti ilişkilerini rasyonel tercihlerden çok duygusal bağımlılıkla açıklama iddiası taşıyor.

Bu yaklaşım, farklı siyasi çevrelerde yıllardır çeşitli biçimlerde kullanılıyor. Bazen ekonomik krizden en çok etkilenen seçmenlerin iktidara desteği, bazen de muhalefet içindeki ittifak ilişkileri bu kavramla yorumlanıyor. Kavram, aynı anda hem küçümseyici hem açıklayıcı bir araç gibi işleyebiliyor.

Benzer biçimde İngiltere'de Brexit referandumu sırasında AB karşıtı oy motivasyonlarını analiz eden bazı köşe yazarları ve ABD'de Donald Trump'a sadakati açıklamaya çalışan siyasal analistler, seçmen davranışını tarif ederken aynı metafora başvurdu. Bu örnekler, Stockholm sendromunun bilimsel bir tanı olmamasına rağmen kültürel, siyasi ve medyatik alanlarda güçlü bir sembole dönüşmesinin nedenini de ortaya koyuyor.

Ancak bu tür metaforlar, özellikle tarihsel travma deneyimi olan topluluklara yönelik tartışmalarda, sosyolojik gerçeklikleri psikolojik etiketlere indirgeme riskini beraberinde getiriyor.

CHP-DEM hattındaki gerilimin arka planı

Türkiye'deki son tartışma da bu karmaşık zeminde ilerliyor. Özgür Özel'in sözleri, konuşmanın bağlamı itibarıyla MHP'nin geçmiş çıkışlarına bir gönderme niteliği taşısa da DEM Parti, bu benzetmeyi Kürt siyasetine yönelik tarihsel bir haksızlık olarak yorumladı. Özel'in sonradan yaptığı "Sözlerim DEM'e değil" açıklaması tansiyonu düşürmeye yetmedi; çünkü tartışma bir kez gündeme yerleşmişti.

Erdoğan'ın müdahalesi ise meseleyi daha da politikleştirdi. "Kürt kardeşim kimin cellat olduğunu çok iyi bilir" sözleri, Cumhuriyet tarihindeki devlet-Kürt ilişkilerine göndermede bulunarak tartışmayı güncel siyasi polemiklerin dışına taşıdı.

Böylece Stockholm Sendromu, bir anda yalnızca psikolojik bir kavram değil; Türkiye'deki güç ilişkilerinin ve tarihsel hafızanın tartışıldığı bir sembole dönüştü.

Bir yanıt yazın

Yanıt yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.