Türkiye'de diyabet vakaları neden artıyor?

Türkiye'de diyabet vakaları neden artıyor?
Paylaş
  • Linkedin
  • Pinterest
  • Whatsapp
  • Telegram
  • Reddit
A- A+ Paylaş

Pelin ÜNKER
DW Türkçe Yayını

Türkiye'de diyabetin görülme sıklığı son 20 yılda yüzde 67 artışla yaklaşık iki katına çıkarak yüzde 16'yı geçti. Dünya Sağlık Örgütü'ne (DSÖ) göre Türkiye, DSÖ'nün Avrupa Bölgesi tanımında Özbekistan'ın ardından ikinci sırada. CHP Bursa Milletvekili ve halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Pala, bu artışın temelinde sağlıksız beslenme politikaları ve hareketsiz yaşam olduğunu vurguluyor.

Diyabet neden hızla artıyor?

DSÖ'nün Global Health Observatory verilerine göre, Türkiye'de 2022'de 18 yaş üzeri nüfusta diyabet görülme sıklığı yüzde 16,6. Erkeklerde oran yüzde 16, kadınlarda yüzde 17,1.

Pala'ya göre artışın arkasında genetik faktörlerden çok yaşam tarzı ve beslenme tercihleri var. Tip 2 diyabetin temel nedenleri arasında hareketsiz yaşam, yüksek şeker ve karbonhidrat tüketimi ile nişasta bazlı şekerlerin artışı öne çıkıyor. Pala, "Artış göstermesinin arkasında en önemli sorun beslenme politikalarıdır. Sağlık Bakanlığı bu konuda üzerine düşeni yapmıyor" diyor.

Diyabet eğilimi yıllara göre nasıl değişti?

DSÖ verileri, Türkiye'de diyabetin son 20 yılda istikrarlı biçimde arttığını gösteriyor. 2002'de 18 yaş üzeri nüfusta şeker hastalığı görülme sıklığı yüzde 9,9 iken bu oran 2008'de 11,4, 2015'te yüzde 14,1, 2020'de yüzde 15,9 ve 2022'de yüzde 16,6'ya çıktı. Yani Türkiye'de her altı yetişkinden biri diyabet hastası konumuna geldi.

Risk özellikle 30 yaş üzeri grupta çok daha belirgin. DSÖ'nün aynı verilerine göre 2022'de 30 yaş üzerindeki diyabet görülme sıklığı yüzde 22,2 oldu. Bu, her beş yetişkinden birinden fazlasının diyabetle yaşadığı anlamına geliyor. Erkeklerde bu oran yüzde 21,4, kadınlarda ise yüzde 22,9'a kadar çıkıyor.

DSÖ verilerine göre Avrupa Birliği ülkelerinde diyabet oranları Türkiye'nin oldukça altında seyrediyor. Yine 18 yaş üstü için oran 2022'de Fransa'da yüzde 2,7, Almanya'da yüzde 6,6, İtalya'da yüzde 7,2, İspanya'da yüzde 3,6, Yunanistan'da yüzde 7,2 oranında diyabet görülüyor. Kuzey Avrupa'da ise İngiltere ve İrlanda yüzde 7,8, Finlandiya yüzde 7,4, Danimarka yalnızca yüzde 2,3 seviyesinde. Orta ve Doğu Avrupa ülkelerinde oranlar daha yüksek: Polonya yüzde 10,8, Macaristan yüzde 11,2, Romanya yüzde 13,3.

Genel olarak Avrupa Birliği ülkelerinin 2022 ortalaması yüzde 7 ila 8 civarında. Bu, Türkiye'nin yüzde 16,6'lık oranının Avrupa ortalamasının iki katına yakın olduğunu ortaya koyuyor.

OECD raporu: Tanıda geç kalma, kontrolde başarısızlık

OECD'nin 2014 tarihli raporuna göre ise diyabet tanısı konmuş bireylerin yaklaşık yüzde 45'i hastalığının farkında değil. Yani toplumda milyonlarca kişi tanı almadan ya da geç tanı alarak hastalığıyla yaşıyor.

Raporda en çarpıcı bulgu, kontrolsüz diyabet nedeniyle hastaneye yatış oranları oldu. Türkiye'de bu oran 100 bin kişide 402,6 olarak kayda geçti. OECD ortalaması ise yalnızca 47,3'tü. Yani Türkiye, kontrolsüz diyabette OECD ortalamasının yaklaşık on katı daha kötü durumda.

OECD'nin 2023 güncel verileri de tabloyu değiştirmedi. Türkiye, hâlâ diyabet görülme sıklığında OECD ortalamasının üzerinde yer alıyor. Üstelik yalnızca vaka sayısında değil, tedavi başarısında da sorun sürüyor.

CHP Bursa Milletvekili ve halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Pala

CHP Bursa Milletvekili ve halk sağlığı uzmanı Prof. Dr. Kayıhan Pala 

Halk sağlığı uzmanı Pala'ya göre bu tablo, sağlık sisteminin tanı koymakta ve tanı sonrası hastaları izleyip tedavi etmekte başarısız olduğunun kanıtı. Pala, diyabetin artışını durdurmak için erken tanının yanı sıra düzenli takip ve yaşam biçimi değişikliklerini destekleyen politikaların hayata geçirilmesi gerektiğini vurguluyor.

Hanehalkı araştırması: Tedavi edilemeyen hastalar

Sağlık Bakanlığı'nın 2023 Türkiye Hanehalkı Sağlık Araştırması da OECD'nin tespitlerini doğruluyor. Araştırmada, diyabet tanısı almış bireylerin önemli bir bölümünün kan şekeri kontrol altında olmadığı ortaya çıktı.

Araştırma ayrıca diyabetin yaş, cinsiyet ve bölgelere göre farklılık gösterdiğini ortaya koyuyor. Özellikle kadınlarda ve düşük gelirli bölgelerde kontrolsüz diyabet oranlarının daha yüksek olduğu belirlendi. Bu da diyabetin yalnızca tıbbi değil, aynı zamanda sosyal ve ekonomik boyutları olan bir sorun olduğunu kanıtlıyor.

Pala, bu verilerin sağlık sisteminin hasta-hekim iletişimini güçlendirmediği ve ilaçlara erişimdeki sorunları çözmediği sürece değişmeyeceğini düşünüyor. "Bazı hastalar ilaçlarına erişimde sıkıntı yaşıyor. Tanı konduktan sonra hasta-hekim iletişiminin zayıf olması da önemli bir sorun" ifadesini kullanıyor.

ReklamObezite programları ve sonuçsuz kampanyalar

Diyabetle mücadelenin en kritik ayağının obeziteyle mücadele olduğunu vurgulayan Pala, Türkiye'de bu alandaki politikaların da yetersiz kaldığı görüşünde. Ona göre obezite, diyabet riskini doğrudan artıran en önemli faktörlerden biri. Ancak Sağlık Bakanlığı'nın uygulamaları bu bağlantıyı dikkate alarak kalıcı çözümler üretemedi.

Bakanlık, obeziteyle mücadele için 2025–2028 dönemini kapsayan yeni bir eylem planı hazırladı. Amaç toplum genelinde sağlıklı beslenmeyi teşvik etmek, okul ve işyeri kantinlerini düzenlemek, fiziksel aktiviteyi artırmak olarak belirlendi. Bu yıl başlatılan "İdeal Kilonu Öğren, Sağlıklı Yaşa" kampanyası kapsamında 7,7 milyon kişinin boy ve kilosu ölçüldü. Ancak bu kampanyaların sonuçları kamuoyuna açıklanmadı; hangi bölgelerde obezite oranlarının arttığı ya da azaldığına dair ayrıntılı veri paylaşılmadı.

Doktor, hastasının belinin çevresini ölçüyor.

Uzmanlara göre, diyabetin engellenmesi için obezite ile mücade gerekiyor. Fotoğraf: DHA

Nişasta bazlı şeker tartışmaları

Diyabetin artışında nişasta bazlı şekerlerin de rol oynadığını söyleyen Pala, özellikle yüksek fruktozlu mısır şurubunun riskine dikkat çekiyor. Pala, "Yüksek fruktozlu mısır şurubu tüketiminin tip 2 diyabet görülme sıklığını artırdığı bilimsel olarak gösterildi. Obez olmasalar bile bu şekerleri tüketenlerde diyabet oranı yükseliyor" sözleriyle uyarıyor.

Türkiye'de nişasta bazlı şeker tartışmaları uzun süredir devam ediyor. Özellikle Cargill gibi çokuluslu şirketlerin Türkiye'deki faaliyetleri, halk sağlığı uzmanları ve meslek örgütleri tarafından eleştiriliyor.

2001'de yürürlüğe giren Şeker Kanunu ile nişasta bazlı şeker üretim kotaları belirleniyor. İlk başta yüzde 10 olarak belirlenen kota, 2002'den 2008'e kadar yüzde 50 artışla yüzde 15 olarak uygulandı. Sonraki yıllarda yüzde 25 ile yüzde 50 arasında yine kota artışları yapıldı. 2018'de ise yüzde 5'e düşürüldü. Son yıllarda ise Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan'ın yüzde 50 düşürme yetkisiyle yüzde 2,5 olarak kullanılıyor.

Türkiye'de nişasta bazlı şekerin yaygın kullanımının diyabetin hızlı artışında pay sahibi olabileceğini düşünen Pala, şeker politikalarının halk sağlığını önceleyecek şekilde yeniden düzenlenmesi gerektiğini ifade ediyor.

Çocuklar ve okul yemeği önerisi

Diyabetle mücadelenin yalnızca yetişkinlere değil, çocuklara da odaklanması gerektiğini vurgulayan Pala, çocukluk çağında sağlıklı beslenmenin kritik bir rol oynadığını söylüyor. Ona göre, ücretsiz okul yemekleri obeziteyi ve diyabet riskini azaltmak için en etkili adımlardan biri.

Türkiye'de ücretsiz okul yemeği tartışmaları uzun süredir gündemde. Okul yemeği hakkını savunan kurumlara göre, açlık yalnızca beslenme sorunlarını değil, uzun vadede obezite ve diyabet gibi metabolik hastalıkların da artmasını beraberinde getiriyor. Düşük gelirli ailelerin çocukları çoğu zaman besin değeri düşük ama kalorisi yüksek yiyeceklere yönelmek zorunda kalıyor. Öğün atlamalar, dengesiz karbonhidrat ve şeker tüketimi de bu tabloyu ağırlaştırıyor.

Okulda dağıtılan ücretsiz yemeğinin paketini açan bir çocuğun kolları ve yüzünün bir kısmı görülüyor.

CHP'li siyasetçi Kayıhan Pala, diyabet ve obezite riskinin azaltılması için okullarda çocuklara ücretsiz yemek verilmesini öneriyor.Fotoğraf: ANKA

Bu nedenle ücretsiz ve dengeli okul yemekleri, yalnızca açlığı gidermekle sınırlı değil; aynı zamanda diyabetle mücadelede önleyici bir adım olarak da görülüyor.

Nasıl bir bakış açısı gerekli?

Pala'ya göre Türkiye'nin diyabet sorunuyla mücadelede kökten bir bakış açısı değişikliğine ihtiyacı var. Pala, sadece kampanyalarla değil, toplumun tüm kesimlerini kapsayacak bilimsel temelli programlarla ilerlenmesi gerektiğini söylüyor. Erken tanı, yaşam tarzı değişiklikleri, sağlıklı beslenmeye erişim, şeker politikalarının gözden geçirilmesi ve çocuklara yönelik okul yemekleri bu yeni yaklaşımın temel taşları olmalı.

Pala, Türkiye'de görülen tablonun, ancak bilimsel temele dayalı beslenme politikaları, güçlü koruyucu sağlık hizmetleri ve eşitlikçi reformlarla değişebileceğini vurguluyor: "Bilimsel temele dayalı, toplumu harekete geçiren, şeker ve obeziteyle bütüncül mücadele programlarına ihtiyacımız var. Göstermelik uygulamalarla yol alınamaz."

Bir yanıt yazın

Yanıt yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.