Cehennemin 31. katına giden yol: Çocukluk nerede kayboldu?

Cehennemin 31. katına giden yol: Çocukluk nerede kayboldu?
Paylaş
  • Linkedin
  • Pinterest
  • Whatsapp
  • Telegram
  • Reddit
A- A+ Paylaş

Murat Bayar 
Independent Türkçe

Türkiye, iki gün üst üste gelen iki karanlık haberle sarsıldı: Önce Şanlıurfa, ardından Kahramanmaraş.

Okullar, bugüne dek daha çok ABD'de örneklerini gördüğümüz türden şiddet olaylarının gölgesine girdi.

Veliler okul kapılarında nöbet tutuyor, bazıları ise günlerdir çocuklarını okula göndermiyor.

Toplumsal refleks ise hızla "güvenlik" başlığına sıkışıyor: Daha fazla polis, daha sıkı arama, daha yüksek duvarlar…

Ancak asıl soru ortada duruyor: Bir eğitim sistemi, cehaleti ve şiddeti polisiye tedbirlerle mi aşar?

Sorunun teşhisi konusunda dağınık ve yüzeysel bir tablo var. Katilin her gün çantasını arayan müdür yardımcısı, polis müdürü babanın şikayetiyle görevden uzaklaştırılmışken, resmi açıklamalar bilgisayar oyunlarını, televizyon dizilerini adres gösterirken; iki gazete suçu "dış mihraklara" yüklüyor.

Oysa bu yaklaşım, meseleyi anlamaktan çok ondan kaçmayı kolaylaştırıyor.

Daha derin bir sosyolojik ve psikolojik analiz ihtiyacı açık.

Çünkü ortada yalnızca bireysel sapmalar değil, toplumsal bir kırılma var.

Belki de daha zor olan soruyla yüzleşmek gerekiyor:

Çocukları bu noktaya getiren süreçte ebeveynlerin payı nedir?

Belki de, çocuklarımızı bebekliklerinden itibaren sorunlu büyüten biz ebeveynlerdik…

"C31K" yani "Cehennemin 31. Katı" adlı sosyal medya kanalını 100 binin üzerinde ergen takip ediyor.

Ve hepsinin ortak dili şiddet.

40 yıldır cezaevi terapistliği ve il il saha gözlemciliği yapan Şiddetle Mücadele Vakfı Başkanı Adem Solak, şiddeti kolluk güçleriyle ve kamerayla önleyemezsiniz, zaten şiddet de öyle bir anda çıkmaz, diye uyarırken 2026'nın şiddet yılı olabileceği tanısına, bilimsel bir anketi dayanak tutuyor.

Solak, "140 bin öğrencimize uyguladığımız ankette, çocukların yüzde 80'i ‘diğer insanlardan nefret ediyoruz' demişse bu sorunla ancak topyekûn mücadele edebilirsiniz" diyor.
 

Şiddetle Mücadele Vakfı Başkanı Adem Solak

Şiddetle Mücadele Vakfı Başkanı Adem Solak

Çocukların karıştığı suçlardaki artış oranları (2025):

İçişleri Bakanlığı'nın 2025 yılı raporu da çocukların karıştığı şiddet olaylarının arttığını ortaya koyuyor:

  • Kasten yaralama: Yüzde 68
  • Cinsel olaylar: Yüzde 64
  • Uyuşturucu: Yüzde 144,8
  • Organize suçlarda çocuk sayısı: Yüzde 236,4

Suç örgütleri çocukları özellikle kurşunlama olaylarında kullanıyor.

Solak'a göre travmatik çocuklar bir gruba girerek kendilerini yeterli hisseder:

Siz spor salonlarını, kendilerini ifade edecekleri sosyal alanları vermezseniz suç örgütlerine karışırlar.

Suça karışan çocukların yaş dağılımı ise şöyle:

  • Yüzde 71'i 15-17 yaş
  • Yüzde 29'u 12-14 yaş

Başka bir deyişle, Türkiye'de çocukların suçla tanışma yaşı 12'ye kadar inmiş durumda.

Ayrıca, cinayete karışan çocuk sayısı 478 olarak kayıtlara geçti.

1.764 kasten öldürme olayının 266'sında çocuklar yer almış.

Yani, giderek artan oranda çocuklar organize suçlarda rol alıyor.

Hâl böyleyken, çocukları koruyan mekanizmaları ne derece işletebiliyoruz?
 

okullarda güvenlik

Türkiye'de 18 milyon öğrenci için 40 bin rehber öğretmen bulunuyor; yani yaklaşık 450 öğrenciye bir rehber öğretmen düşüyor.

80'lerin ABD'sinde yaşananların bugün Türkiye'de başladığına dikkat çeken Solak, şu uyarıyı yapıyor:

MEB'in okullar yönetmeliğinde, Müzakere ve Arabuluculuk Sistemi kâğıt üzerinde 10 yıldır var. Bununla birlikte şiddeti önlemede hayati önem taşıyan bu sistemi 10 yıldır mülki amirler uygulamıyor.

Petrol Ofisi'nin Planlama Koordinatörü rahmetli babam, "En güzel yasa bile kötü bir uygulayıcının elinde güzel değildir, aynı şekilde en kötü yasa da iyi bir uygulayıcının elinde kötü değildir" sözleriyle sonucu uygulayıcının belirlediğine dikkat çekmişti.

Türkiye'de sosyal bilimler fakültesinin olmamasını sorgularken, Türkiye'ye kıyasla İsrail'de görevli psikolog sayısı 32 kat, sosyolog sayısı ise 127 kat fazla.

Rehberlik ve araştırma merkezlerinde Türkiye'de tek bir sosyolog bulunmuyor.

Yine Türkiye hapishanelerindeki terörist sayısına karşın, tek bir terör uzmanı istihdam edilmemiş.

Başkentte 4 bin kişilik okullar olduğunu belirten Mustafa Öğretmen, "Sınıflar ve okul o kadar kalabalık ki, ne öğretmen ne de öğrenciler birbirini tanımıyor. Ama biz ne kadar büyük okulumuz var, diye övünüyoruz" diyor.

7 yaşındaki kız öğrencisinin, daha zarif başka bir kız öğrencinin hem parasını gasp ettiğini, hem de tehditle kantindeki alışverişlerini ödettiğini anlatıyor.

"7 yaşındaki çocuğun suçla tanışmasını nasıl değerlendiriyorsunuz" sorusuna da manidar bir yanıt veriyor:

"Derslerinde daha gayretli olmalısın" dediği bir öğrencisinin yanıtının çocukların ağır psikolojisini gösterdiğini anlatıyor:

Neden hocam, sizin gibi öğretmen mi olurum? Yok. Torpilim yok. Atanamam. KPSS'de birinci olan amcam gibi… Ne mi olurum? Ya bir otoparkta değnekçi ya da… Ben peşinen tarafımı seçiyorum…

Doğduğundan itibaren kucağından inmeyen, yemediğinde bir lokma daha diye peşinden koşan teyzeleri olan ve onu okula götürmek için "servis" diye aparatlara muhtaç bıraktığımız çocuklarımız, belki de ailelerinden sonra farklı bastonlar arıyorlar.

Yine bugün yaşananların bir kısmı ise bir kendini gösterme hali…

Türkiye'de taksileri yöneteceğimiz zaman meslek odalarının yönetim kadrolarını taksi sahiplerinden oluşturup, uygulayıcı şoförü yok sayarak masa başında aldığımız kararların duvara toslaması gibi, hayatın her alanında planlarımızı tek taraflı yapıyor; hal böyleyken nerede hata yaptık, diye soruyoruz.

Finlandiya gibi ülkelerde öğretmenlik çok önemli bir meslek.

Bu ülkede tıp doktorları atanmak için bazen yıllarca bekleyebilirken, hiçbir öğretmene ücretli öğretmenlik yaptırılmıyor.

Öğretmenlerin maaşı tıp doktorları seviyesinde ve saygınlıkları da eşit.

Bu topraklarda çocukların mutsuzluğu bir yana, öğretmeninin çocuklar üzerindeki otoritesi de yeter seviyenin altına gerilemiş.


"Ebeveyn faşizmini aşamıyoruz!"

Konuştuğum her eğitimci, olaylar karşısında kahrolduklarını anlatıp, "Ah bana yetki verseler, çocuklarımızı bu tehlikeli tuzaktan korurduk" diyor.

Diyeceksiniz ki, "Şiddet içeren filmleri yasaklayıp, bilgisayar oyunlarını denetim altına alsak da, yine sorunlu çocuk çıkacaktır…"

Doğru! Zaten öğretmenler de diyor ki;

Biz o sorunlu çocuğu hemen anlıyoruz. Velisiyle görüştüğümüzde, şiddetli bir dirençle karşılaşıyoruz, bu tespitimizi hiç kimseye dinletemiyoruz.

Oysa rehberlik öğretmeninin de teyit ettiği "Bu çocukta sorunlu davranış gözlemliyoruz" tespiti, bir pedagog ile iş birliği içinde çalışılsa pek çok sorun başlamadan çözülebilir.
 

Gündüz Şatıroğlu

Gündüz Şatıroğlu

Bir dönem Aşık Veysel Vakfı Başkanlığı'nı da yapan kıdemli öğretmen Gündüz Şatıroğlu da ebeveyn faşizmine işaret ediyor:

Genelde öğretmen, öğrencinin sınıftaki duruşuna, derse katılımına ve arkadaş ilişkilerine bakarak bir profil çıkarır ve bunu aileyle paylaşır. Ancak ebeveynler çoğu zaman olumsuz yönleri kabullenmekte zorlanır; öğretmenin değerlendirmesini reddeder. Bu tutum, iş birliğini zayıflatır ve sorunun çözümünü geciktirir.

İşte sorun da tam olarak burada başlıyor. Rehberlik öğretmeninin de teyit ettiği "Profesyonel destek almalı" yaklaşımının hiçbir bağlayıcılığı yok.

Sistemin, destek alınmasını zorunlu hale getirmesinin pek çok olayı başlamadan bitireceği kaydediliyor.

Bununla birlikte ebeveyn faşizmi daha okul öncesi eğitimde başlıyor.

"Benim kabadayımı sınıftan mı kovdunuz!"

Elmas Öğretmen, 5 yaşındaki çocuğunun aşırı şiddetini normalleştirip, vasat zekâdakileri dehaymış gibi gören ebeveynlerin, "Parayı ben veriyorsam, bakış açısını da ben belirlerim" yaklaşımıyla hareket ettiğini anlatıyor.

Bunu sadece ebeveynler de yapmıyor. Üniversitede ders verdiğim bir dönemde, aynı markalı özel okulun lisesinde de ders vermem istenmişti. Milyonlarca liranın döndüğü bu okulun duvarlarında 'Önce iyi insan yetiştirir!' sloganı vardı.

Bir gün dersimin ortasında, üst sınıftan bir öğrenci kapıyı tekmeleyerek açtı. Ben de sınıfımı terk etmesini istedim. Okulun sarışın ve güzel kadın öğretmeni, aynı öğrenciyle sınıfa girerek, tüm öğrencilerimin önünde 'Benim kabadayımı sınıftan mı kovdunuz!' diye hesap sormuştu.

Zengin ailenin oğluna kurallar değil, imtiyazlar tanınıyordu. Güçlülerin hukukunu bizatihi eğitimciler seslendiriyordu… O an, söz konusu kurumun bir eğitim yuvası değil, ticarethane olduğunu ve 'iyi insan yetiştirme' ile bir ilgisinin olmadığını anlamıştım.

Sevim Öğretmen çalıştığı devlet okulunda (burası bir ilkokul), diğerlerinden büyük bir çocuğun tüm sınıfı nasıl esir aldığını anlatıyor:

Otizimli öğrencilerimizin sınıfına çift öğretmen giriyoruz. Söz konusu öğrenci diğerlerinden daha iri ve yaşça da sınıf arkadaşlarından büyük ve son derece saldırgan. Beni ve partnerim diğer kadın öğretmeni defalarca yaraladı. Ama en çok diğer çocuklarımın korkudan travma yaşamalarına üzülüyorum.

Diyeceksiniz ki; "Diğer çocuklar bu kadar korkarken nasıl bu duruma müsaade ediliyor?"

Özel okulun zengin çocuğu gibi, bu öğrencinin ailesi de nüfuzluymuş; okul yönetimi, bile isteye öğretmenlerini de, diğer çocukları da riske etmekten çekinmiyorlarmış.

Sorun mekanizmaların işletilmemesinde!..

Eğitimcilerin ortak kanaati şu: Türkiye'de sorun, sistemin tamamen yokluğu değil; var olan mekanizmaların etkin işletilememesi.

Rehberlik hizmetleri, yönlendirme süreçleri, okul içi müdahale modelleri kâğıt üzerinde mevcut. Ancak uygulamada ya yetersiz kalıyor ya da ihmal ediliyor.

Şatıroğlu, eğitim sisteminin büyük ölçüde "ortalama"ya göre tasarlandığını, bireysel farklılıkları yeterince gözetmediğini kaydederek, "Oysa her çocuk farklıdır ve kendine özgü ilgiye ihtiyaç duyar. Mevcut koşullarda bunu hayata geçirmek hem öğretmen hem de veli için oldukça zordur. Öğretmenlik mesleğinin yalnızlaştırılması ve itibar kaybı da sorunları daha da derinleştirir" tespitini yapıyor.

Yani çözüm, kısa vadeli güvenlik önlemlerinde değil; uzun vadeli, çok katmanlı bir yaklaşımda yatıyor.

Okulların daha küçük ve yönetilebilir hale getirilmesi, sınıf mevcutlarının azaltılması, öğretmenin otoritesinin yeniden tesis edilmesi, rehberlik sisteminin güçlendirilmesi ve ailelerin sürece aktif ama yapıcı şekilde dahil edilmesi gerekiyor.

Eğitim, yalnızca akademik başarıya değil, çocuğun sosyal ve psikolojik gelişimine de odaklanmalı.

Asıl ihtiyacın, güçlü ve etkili bir rehberlik sistemi olduğunun altını çizen Şatıroğlu, eğitimin, öğrenciyi merkeze alan; sadece akademik değil, sosyal ve psikolojik ihtiyaçları da karşılayan bir yapıya kavuşturulmasını öneriyor:

Öğretmenler ‘bakıcı' rolünden çıkarılıp daha yetkin ve etkili hale getirilmelidir. Psikolog, pedagog ve rehberlik hizmetleri bürokratik yüklerden arındırılmalıdır. Her öğrenme sorununa yönelik kapsamlı, bireyselleştirilmiş programlar hazırlanmalıdır.

Başka bir ifadeyle, bugün karşı karşıya olduğumuz tablo, yalnızca çocukların değil, yetişkinlerin de aynaya bakmasını zorunlu kılıyor.

Çünkü şiddet gösteren çocuk, çoğu zaman bu hikâyenin faili değil; en görünür mağdurudur.

Bugün "kendini ifade etmekte zorlanan, görünür olmayı sosyal medyada arayan" bir nesil yetişiyor.

Bu durumun sorumluluğunu sadece sosyal medya veya oyunlara yüklemek sorunu küçültür.

Aslında bu, daha geniş bir toplumsal sorunun parçasıdır.

Nitekim bu tür olaylarda saldırgan çocuk, çoğu zaman en büyük mağdurlardan biridir.

Ve belki de en kritik soru şudur:

Biz gerçekten çocukları mı yetiştiriyoruz, yoksa kendi ihmallerimizin sonuçlarını mı izliyoruz?

Bir yanıt yazın

Yanıt yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.