Emekli gazi subay Abdullah Ağar: "DEM'in Meclis'e sunduğu bir 'Kurucu Devlet Tasfiye' senaryosudur"

Emekli gazi subay Abdullah Ağar:
Paylaş
  • Linkedin
  • Pinterest
  • Whatsapp
  • Telegram
  • Reddit
A- A+ Paylaş

Abdullah AĞAR

Emekli gazi subay
Uluslararası Strateji Analisti, Güvenlik ve Terörle Mücadele Uzmanı


- YPG/PKK Terör Örgütünün (ya da FETÖ benzeri paralel devlet yapılanması KCK’nın) siyasi ayağı DEM’in TBMM’ye sunduğu…

- (Sözde) Kürt sorununa ilişkin “Yeni Bir “Çözüm Sürecini” öneren 99 sayfalık rapor.

- 16 Aralık 2025. Raporun TBMM’ye sunulduğu açıklanmasından bir gün sonra.

Bu raporda neler yazıyor? Talepleri nedir? Türkiye’den ne istiyorlar?

Peki bu taleplerin anlamı ve altında yatanı nedir, Türkiye’yi nereye götürür?

Hazırsanız; “Bir vatanseverlik şuuruyla” çalışmaya başlayalım.

Sadece Kandil ve İmralı’da değil, ABD, İngiltere, AB kurumları, Ankara’daki bazı büyükelçilikler ve istihbarat ünitelerinde DEMlendiğini düşündüğüm 99 sayfalık raporda geçen temel talepler:

1-) Anayasa Madde 42 (Eğitim) değişsin: Kürtçe dil eğitimi,

2-) Madde 66 (Vatandaşlık) değişsin: Vatandaşlık tanımından Türklük unsurunun çıkarılması,

3-) Madde 127 (Yönetim) değişsin: Ankara'nın (sözde) Kuzey Kürdistan yönetimleri üzerindeki merkezi otoritesinin azaltılması, daha güçlü yerel özerklik sağlanması,

4-) Çok dilli kamu hizmetleri verilsin,

5-) Batı Türkiye'den konuşlandırılan özel operasyon birliklerinin, geçici operasyon ekiplerinin ve çatışma dönemi askeri güçleri geri çekilsin,

6-) Silah bırakanların tam entegrasyonu sağlansın ve hakları verilsin,

7-) Siyasi tutuklular serbest bırakılsın,

8-) Şeyh Said, Seyit Rıza, Said-i Nursi'nin mezarları açılsın,

9-) (Teröristbaşı) Abdullah Öcalan için iyileştirilmiş yasal ve iletişim koşulları sağlansın… (Başka yerde) Fiziki özgürlüğü sağlansın, Umut Hakkı ilkesi uygulansın… (Başka yerde) Sürece dair baş aktör olması hasebiyle çalışma ve yaşama koşulları elverişli hale getirilsin…

10-) IRA, ETA gibi örgütlerle İngiltere ve İspanya’da yürütülen süreçlerin benzerinin PKK için de yürütülsün… PKK’yı yaratan kök sorunların üzerine eğilinsin ve bu sorunlar çözülsün,

11-) Terörle Mücadele Yasası (TMK) kaldırılsın… İltisak ve irtibat gibi hukuki temeli olmayan kavram ve yaklaşımlardan uzaklaşılsın…

Talepler kısaca bunlar, saygıdeğer okurlar.

Açıkcası çok merak ediyorum. Bu süreci 'en ufak bir taviz yok, en ufak bir ödün verilmeyecek, hiç bir pazarlık yok' diyerek topluma pazarlayanlar; ülkeyi, devleti ve halkı paramparça etmeyi amaçlamış bu sinsi talepler bataklığına şimdi ne diyecekler?

Size en baştan söyleyelim: Bu rapor; “Demokrasi, insan hakları, özgürlük, barış, kardeşlik” gibi, hepimizin inandığı kavramların istismar edilerek, bu kavramların arkasına ustalıkla gizlenmiş son derece sinsi bir ‘Parçalanma’ planıdır.

- Bu bir çözüm belgesi değildir,

- Bu bir hak genişletme metni değildir,

- Bu bir silahlar sussun, analar ağlamasın, kan akmasın metni değildir.

Bu metin; terörist ve ardıllarının “Uyutabilirsek uyutarak Türkiye’yi parçalayalım” diye planladıkları, sonrasında; silahların artık taktiksel değil konvansiyonel konuşacağı, kat be kat daha fazla ananın ağlayacağı, kanın oluk gibi akacağı bir geleceği oluşturma metnidir.

Bu metin; talepleri tek tek bakıldığında basit bir hak beklentisi gibi görünen, ama birlikte okunduğunda devleti-toplumu-vatanı ve coğrafyayı parçalamaya amaçlamış, sinsi bir sürpriz paketidir.

Hani bunlar bunları talep edebiliyorlar bunu anlayabiliyorum da bu cüretin, arsızlığın, aymazlığın cesaretini nereden, kimden alıyorlar, arkasında kimler var, arka planda neler oluyor, birileri neden ve nasıl sessiz kalıyor?

Sanırım bu metnin arkasında bir de bunlar yatıyor.

Şimdi de bu metne yanıt vermeye başlayalım:

1-) Anayasa Madde 42 (Eğitim): Kürtçe dil eğitimi:

Görünürde olan: “Ana dilde eğitim bir insan hakkıdır.”

Ama gerçek olan bu tür bir eğitim, ayrılıkçı etnik kimlik üretim makinesi olduğudur. Bu tür bir anadilde eğitim, ayrı epistemoloji (ayrı kimlik- ayrı kültür - ayrı veri - ayrı bilgi- ayrı toplum - ayrı coğrafya inşası) demektir. Bu ayrı bir epistemoloji, ayrı bir gelecek tahayyülüdür.

Bu madde: ortak dilde birlikte düşünmeyi bitirir, tek müfredat-tek tarih-tek gelecek-tek coğrafya fikrini parçalar. Devleti, toplumu ve geleceği çok merkezli, düşmanlaşmış bilinç adacıklarına böler.

Bedeli 10-20 yıl içinde ortak vatandaşlık hafızasının çökmesi, eğitim üzerinden sessiz konfederal yapının oluşturulmasıdır. Bu bir ‘yumuşak bölünme’ maddesidir.

Türkiye’de Kürtçe serbesttir, desteklenir, sahiplenilir, öğrenilir, yaşatılır, ama Türkiye’de eğitim dili Türkçedir, devlet dili Türkçedir.

Devletin dili Türkçe; devletin ve halkın ortak düşünme zeminidir.

2-) Madde 66 (Vatandaşlık): Vatandaşlık tanımından Türklük unsurunun çıkarılması:

Görünen: “Etnik kimlik dayatması kalksın.”

Oysa “Türklük” Anayasada etnik değil, kurucu siyasal üst kimliktir. Kuşatıcıdır, hukukidir.

Bu madde Kürt ya da bir başka kimliği hedef almaz. Daha net konuşayım: Türkler, Kürtlük başta hiçbir etnik kimliği yok etmemiştir, bunu bir siyaset ve stratejiye dönüştürmemiştir. O zaman Kürtlük başta hiçbir etnik yaklaşımda Türklüğü tasfiye etmeye kalkamaz, buna cüret edemez.

Bu madde Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu omurgasını, tevhid kolonunu oluşturur.

Bu madde Anayasadan çıkarılırsa yerine ne koyulacağı bilinçli olarak muğlak bırakılır. Anayasada muğlaklık; omurganın parçalanması, taşıyıcı tevhidi kolonun kırılması demektir. Aynı zamanda muğlaklık dış müdahale ve manipülasyon alanıdır.

Bedeli: Türkiye’nin “kurucu halkı olmayan devlet”e dönüşmesidir. Bu da uluslararası hukukta ‘Parçalanabilir Devlet’ statüsüdür.

Türk devletinin kurucu kimliği tartışılamaz. Bu kimliğin kaldırılma amacı; çoğulculuk değil, devletsizliktir.

Kurucu özneye dokunan hiçbir çözüm, çözüm değildir.

- Egemenlik paylaşılamaz.

- Egemenlik yerelleştirilemez

- Egemenlik bölüştürülemez.

- Egemenlik pazarlık konusu yapılamaz.

Bunu yapmaya kalkan bunun altında kalır.

3-) Madde 127 (Yönetim): Ankara'nın Kuzey Kürdistan yönetimleri üzerindeki merkezi otoritesinin azaltılması, daha güçlü yerel özerklik:

Adı ister özerklik, ister yerinden yönetim, ister ademi merkeziyetçilik, ister kanton, ister bölgesel siyasi yetki, ister merkezi vesayetin kaldırılması, ister Apo’nun Yahudi ekoanarşist Murray Bookchin’den çaldığı demokratik konfederalizm, ister federalizm ya da ister konfederalizm ne olursa olsun, kabul edilmez, edilemez.

İstiyorlarsa hizmet odaklı yerel güçlenmeyi, mali ve siyasi şeffaflığı benimsesinler. Belediye-terör örgüt bağını kopartsınlar, siyasi alana, hele hele Irak-Suriye bölgesel siyasi alana geçmesinler, yetki ve inisiyatifi uluslararası alanda parçalama aracı olarak kullanmasınlar.

Yerel yönetimler hizmet birimidir, siyasi egemenlik alanı değil.

Görünürde; “Yerel yönetimler güçlensin” istiyorlar. Oysa burada amaçladıkları yerel özerklikler üzerinden sözde 4 parçalı Kürdistan’ın geliştirilmesidir. Bu maddeyle yarı-siyasi aktöre dönüştürülen belediyeler dış politika uzantısı hâline getirmek isteniyor.

Bunun bedeli de çok ağırdır. Merkezi devlet refleksi-Ankara felç olur. Kriz anında tek karar - tek komuta yok olur. Irak ve olası Suriye modelinin anayasal kopyası Türkiye’de doğar.

Başarırlarsa yerel yönetimler üzerinden Irak-Suriye ve Türkiye’de etnik kimliğin istismar edildiği bölgelerde ileri garnizon siyasi yapıların (proto devletçiklerin) bütünleşme süreçleri başlar.

PKK’nın yerel yönetimlere bu kadar asılmasının temel nedeni budur.

4-) Çok dilli kamu hizmetleri:

Görünürde: “Vatandaşların devlete erişimi kolaylaşsın” talebi var. Gerçekte ise bu; çok başlı devlete geçiş modelidir. Ölümcüldür. Aklı başında herkes bilir; bir devletin dili, o devletin egemenlik sinyalidir. Çok dilli kamu dili ise çok başlı devlet modelidir. Almanya, Fransa, İtalya, İspanya ya da bir başka, çoklu etnik unsurun yaşadığı bilinçli hiçbir devlet, bu konuda zerre taviz vermez, veremez. Çünkü sadece buradan bile parçalanacağını bilir.

Sembolik gözükür ama öldürücüdür. Resmi dil zamanla fiilen aşınır, fiili bölgesel diller oluşur, ardından bölgeler oluşur.

Bedeli devletin egemenliğinin akıllardan ve yüreklerden çekilmesidir.

5-) Batı Türkiye'den konuşlandırılan özel operasyon birliklerinin, geçici operasyon ekiplerinin ve çatışma dönemi askeri güçlerinin geri çekilmesi:

Açık söyleyeyim: Bu madde Pençe Harekat alanların, yani bin bir emekle kanla canla temizlenmiş; PKK’nın; “Devlet kurdum” dediği, “Kurtarılmış bölge” ilan ettiği, “T.C. Askeri giremez” dediği Sinath-Haftanin-Zap-Hakurk-Avaşin/Basyan-Gapnerk-Parasiya gibi temel kamp alanlarının, Seri, Pirdoğan gibi sembol noktaların bulunduğu stratejik alanın boşaltılması talebidir.

“Normalleşme” gibi görünür. Gerçekte aradıkları ise stratejik boşluk yaratmaktır, devlet çekildi, asker-polis-korucu kaçtı algısı yaratmaktır. PKK buradan kaybettiği alanları geri kazanmayı, Irak-İran-Suriye ve Türkiye’yi içine alan bir coğrafyada hükümran/baş aktör benim etkisini ve hanesine bir “Zafer” yazmayı amaçlar.

Boşalan alanlar asla boş kalmaz. PKK’nın silahlı-sivil-politik-yerel uzantılarıyla doldurulur.

Bu aynı zamanda coğrafyanın güvenlik-egemenlik hafızasını silme planıdır.

6-) Silah bırakanların tam entegrasyonu ve haklarının sağlanması:

Görünen o ki burada da “Toplumsal barış” maskesini kullanıyorlar. Oysa aradıkları amaç, yakın tarihteki (793 şehit 1.500’ü uzuvlarını kaybettiği için geri dönemeyen 3.000 gazi bedeli ödediğimiz) hendek teröründe gizli. Geçen sözde çözüm sürecinde de Türkiye’de suça karışmamış olan teröristleri örgüt, Irak ve Suriye’den Türkiye’ye göndermiş, GBT’lerine bakılmış, sonra bunlar salıverilmişti. İşte bu teröristler sahada meskun mahal çatışmalarının omurgasını oluşturdu. YPS, YDG-H, Asayiş’i, hendek, tünel, mayın, EYP ve tuzakları bunlar organize etti ve yönetti.

Bu yapılırsa çok daha kötü şeylerin altyapısı artık sokağa çıkacak. Nasıl kontrol edeceksiniz?

Sadece bu ölümcül potansiyel değil, bunlar üzerinden örgüte ilgi, katılım ve asimetri de artacak. Meşru ve yeraltı alanlardaki istismarlar derinleşecek, organizasyonlar gelişecek. Türkler dahi katiline sempati duymaya başlayacak. (Hoş, zaten şimdiden başlayanlar -menfaatine Türk olanlar- yok mu?)

Bunun bedeli de çok ağır olur. İstanbul, İzmir, Adana gibi metropollerde yeni YPS’ler, YDG-H’lar, Asayişler, TAK’lar, Ateşin Çocukları, Ölümsüzler Taburu örgütlenir. Unutmayın, Murat Karayılan Meskun Mahal isyanlarının ilanında İstanbul’daki bazı ilçeleri de saymıştı.

Üstüne devlete olan inanç ve devletin adalet iradesi çöker, şiddet geçmişte işe yaradı mesajı kalıcılaşır.

7-) Siyasi tutukluların serbest bırakılması:

“İfade özgürlüğü” gibi gözükecek, gerçekte ise: terör-siyaset sınırı bilinçli bir şekilde silinecek. Sözde bir hukuk, güvenliğin önüne geçecek. Hukuk, güvenliğin yerine konacak. Ve devlet kendini savunamaz hale gelecek. (Hukuk başımızın tacıdır. Biz de hukuk ve vicdan, güvenliğin yerine değil üstüne konur)

8-) Şeyh Said, Seyit Rıza, Said-i Nursi'nin mezarlarının açılması:

Anlatılan hikaye: “Geçmişle yüzleşme.” Gerçekte olan ise; din istismarını, din üzerinden bölücülük yapmayı, din üzerinden halkı devlete karşı kışkırtmayı/isyanları, jeopolitik ve teopolitik fitneleri aklama. Din istismarıyla, Türklüğü, devlet refleksini, tarihi gerçekleri karalama, itibarsızlaştırma.

Ne hazin bir tecellidir ki; bazı Kürt kökenli din adamları din üzerinden Kürtçülük-bölücülük yaparken, bizde ki (Türkiye’deki) çoğu din adamları da (Türklüğü inanç kavram ve stratejilerinde doğru bir yere koyamaz) sığ bir kabulle, “Irkçılık haramdır” der geçer, din üzerinden kendi tevhidinin, kendi devletinin, kendi milli birlik ve beraberliğin düşmanlığı yapar, altını oyar, etnik bölücülere hizmet ederler.

PKK şimdi Şeyh Said, Seyit Rıza, Said-i Nursi gibi isimler üzerinden bir tarih yazmaya çalışıyor, bilinçli bir şekilde tarihsel meşruiyet harmanı yapıyor, İngiliz temelli isyan ve din istismarlarının mağduriyete, bu sözde mağduriyeti hakka, bunu da siyasal talebe/kazanıma dönüştürmek istiyor.

Türkiye’nin geleceği çalan, Musul ve Kerkük petrollerinden mahrum eden İngiliz mahreçli isyanlar akademik olarak tartışılabilir, ama siyasallaştırılmaz. Tarih manipüle edilemez, tarihten siyaset devşirilemez, tarih hak üretme aracı yapılamaz, devletin meşruiyetine karşı kullanılmaz.

Bunun da bedeli de ağır olur: Devletin tarih anlatısı çöker.

9-) Abdullah Öcalan için iyileştirilmiş yasal ve iletişim koşulları isteniyor. Fiziki özgürlüğü sağlanmalı, Umut Hakkı ilkesi uygulanmalı, sürece dair baş aktör olması hasebiyle çalışma ve yaşama koşulları elverişli hale getirilmelidir deniyor.

Ne kadar acı. Eli kanlı bir terörist sözde “Barışın başaktörü” gibi gösteriliyor. Bir bebek katili “Kurucu muhatap” yapılıyor. Bu yıkıcı bölücü ayrılıkçı kanlı ve kirli bir isyana ve elebaşına, devleti kullanarak, umudu silahlaştırarak, terörü bitireceğini zannederek, astarı yüzünden pahalıya gelecek bir şekilde terör köhne-antik hikayesine; siyasal özne statüsü verme tuzağıdır. Bedeli ağırdır. Türk halkı, elikanlı bir teröristtin ayağına gidildiği, medet umulduğu, serbest bırakıldığı için kırılır, onuru yaralanır. PKK ise Apo’nun yeni statüsü üzerinden yeni bir zafer ilan eder. APO artık, devletin üzerinde hükümran olduğu bir mahkûm değil, uluslararası aktörlerin bizzat devlet eliyle meşrulaştırmış primer muhatabıdır.

Terör meşruiyet üretemez, eli kanlı bir caniye meşruiyet verilemez, vaad edilemez.

Terör ve silah; hak doğurmaz, statü kazandırmaz, muhataplık üretemez.

Silaha sarılmış, kan dökmüş bir cani ne olursa olsun kurucu aktör olamaz.

10-) IRA, ETA gibi örgütlerle İngiltere ve İspanya’da yürütülen süreçlerin benzerinin PKK için de yürütülmesi. PKK’yi yaratan kök sorunların üzerine eğilme ve bu sorunların çözülme talebi:

Hemen söyleyeyim: “Yanlış örnekleme, yanlış modelleme, yanlış teşhis ve ölümcül çözüm.”

Bu kocaman bir yalan. Örneklerle sorunu tanımlama biçimi de büyük bir yalan. Türkiye’deki pek çok sözde uzman/kişi meseleyi bu örnekler üzerinden çözmeye/tanımlamaya/örneklendirmeye kalkıyor.

- IRA: İngiltere ana karasında devlet kurmaya kalkmadı.

- ETA: İspanya’yı bölmedi.

YPG/PKK/KCK ise açıkça Türkiye’yi parçalamayı, devletleşme hedefini güdüyor. Eşgüdüm olarak Suriye’de devletleşme, Irak’la ve Türkiye’yle bütün bu devletleri parçalayarak şekilde bütünleşmiş terör devleti kurma emeli var.

11-) Terörle Mücadele Yasasının (TMK) kaldırılması. İltisak ve irtibat gibi hukuki temeli olmayan kavram ve yaklaşımlardan uzaklaşılması:

Görünürde; “Hukuk devleti arayışı” var değil mi? Ama bunun altında asıl önleyici güvenliğin ve önleyici hukukun yok edilmesi var. Bunu başarırlarsa, devlet ancak darbeyi yediğinde tehditten haberdar olacak. TMK kalkarsa devlet asimetrik tehditlere karşı körleşecek. İltisak/irtibat kaldırılırsa, terör eylemi gerçekleşinceye kadar görünmez olacak.

(Bu dediklerim yanlışta anlaşılmamalı: TMK ve iltisak-irtibat kavramlarına yönelik savunu, hukukun askıya alınması anlamına gelmez. Hukukun önleyici güvenlik refleksleriyle birlikte işletilmesi anlamına gelir. Bu terörle mücadele eden gelişmiş devlet formudur. Keyfî uygulamalar denetlenir, sınırlandırılır, hukukla bağlanır; ancak devletin erken uyarı ve önleme kapasitesi ortadan kaldırılamaz, aksine güçlendirilir.)

DEMlenmiş metinde görülmesi gereken diğer bazı gerçekler şunlardır:

- Bu metin; barış için değil, çözüm için değil, hak için değil…

- Bu metin; silahlar sussun, analar ağlamasın, kan akmasın için değil…

Bu rapor; devletin işleyişini, karar mekanizmalarını, tarihsel meşruiyetini, egemenlik reflekslerini, toplumsal dokusunu tek tek kesmeyi amaçlamış bir terör planıdır.

Devletin içine, karar mekanizmalarına sokulmak istenen bir virüstür.

Bu metin; devleti içeriden parçalamanın plan belgesidir.

Benim kavramsal-fikri duruşum şudur:

Türkiye’deki “Kürt meselesi” adı altında tartışılan konu bir hak eksikliği ya da bir kimlik tanınması sorunu değildir. Türkiye’de “Kürt Meselesi” adı altındaki “Kürtleri altına çekmeye ve kullanmaya soyunmuş” bu planın asıl adı; ‘Kürt etnik kimliğini istismar eden’ yıkıcı-bölücü-ayrılıkçı terör sorunudur. Bölgeye yönelik jeo ve teopolitik planın bir parçasıdır. Planın diğer bir ayağında Kürtçülük ve Kürtçülükten nemalananlar vardır.

Bütün bu yaşadıklarımız devletin egemenliğe ve devleti yönetenlerin zilletine yönelik olarak işleyen çok katmanlı, uzun soluklu bir aşındırma operasyonudur.

Bu operasyon;

- Silahla başlamış,

- Siyasetle sürmüş,

- Kavramlar, hukuk ve anayasa üzerinden kurucu devleti hedef alarak devam etmektedir.

Amaç sadece Türkiye’yi ve devleti parçalamak değildir.

Kürt demografya ve topografyasını önce kullanmayı, sonra köleleştirmeyi, sonra da sömürmeyi amaçlamış küresel bir projedir.

Amaç Türkiye’yi, Irak’ı, Suriye’yi Kürtler üzerinden parçalamak, başarabilirlerse kopartılan parçaları birbirine entegre etmek, entegre ettiklerini gütmek ve sömürmektir.

Akacak kan kimin umurundadır?

Türkler ve Türklük Kürt kardeşi başta hiçbir kardeşini dışlamaz, varlığını inkar etmez, hakkını gasp etmez, diğer egemenler gibi kimliği ve varlığı üzerinde operasyon yapmaz, vekil olarak konumlandırmaz. Kendi merkezine koyar, ona güvenir ve inanır. Türkiye Cumhuriyeti devleti budur.

Ama Türkiye Cumhuriyeti Devleti kendini pazarlık masasına da yatırmaz, yatıramaz.

Devleti pazarlık masasına yatıranlar, devletin gerçek sahipleri değil, devleti kendi menfaatleri, ikballeri için kullananlar, zafiyetleri nedeniyle güdüme girenlerdir.

Devlet çözüme muhtaç değildir, devlet çözümün ta kendisidir.

Bu topraklarda barış; egemenliğin gevşetilmesiyle değil, adil ama sarsılmaz bir devlet aklıyla mümkündür.

Bu yazıyı; Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin kurucu kimliğine, egemenlik mimarisine ve karar mekanizmalarına yönelmiş, bu sinsi oyuna; çok katmanlı bir aşındırma projesine karşı çıktığım yazdım.

“Bu talepler kabul edilirse” Türkiye 5-10-20 yıl sonra ne olur, geriye nasıl bir devlet kalır, sorularına yanıt arayarak yazdım. Dolayısıyla bu yazı, temennilerle, iyi niyetlerle, duygularla ya da hamasetle değil sonuçlarla okunmalıdır.

Bu yazıyı; coğrafyanın geldiği bu noktada, ardındaki son derece güçlü kurgucuların planladığı; terör örgütünün ‘demokrasi, barış, insan hakları, kardeşlik, eşitlik gibi kavramlar ile kan akmasın umudunu silahlaştırarak, bazı zafiyet ve baskıları kullanarak/istismar ederek’ sinsice Türkiye Cumhuriyeti Devletini tasfiye planının karşısında durmak için yazdım.

Bu yazıyı PKK terör örgütüne karşı sırt sırta savaştığım, dağda döktüğümüz kanımızın birbirine karıştığı, beraber gülüp beraber ağladığım, bugün geleceği ve iradesi çalınan Kürt kardeşlerim için yazdım.

Kürt kardeşlerimin yıkıcı-bölücü-ayrılıkçı eli kanlı bir terör örgütünün arkasında hizalanmaya çalışılmasından, onu bir irade gibi tanımaya zorlanmasından, mecbur edilme çabasından iğrendiğim için yazdım.

Bu yazıyı, Kürtlerin değil, Kürtler üzerinden yürütülen “Türkleri-Kürtleri bölecek/düşmanlaştıracak, Türkiye’yi ve coğrafyayı hedef alan” o meşum tasfiye/bozgun planının karşısında olduğum için yazdım.

Ve yazı aklını kullanan, muhakemesi-vicdanı-irfanı-imanı olan/kalan Kürtlere ve Türklere bir çağrıdır.

Gayya kuyusuna inenlerle Gayya kuyusuna inmeyin, kanınızı, kanımızı akıtan terör örgütünün peşine düşmeyin.

Hakk’ın emaneti olan vatan, devlet, kardeşlik ve bayrak adına…

Gelecekte ve tarihte verilecek hesap adına…

“Bu yazıya tarih şahit olsun.”

Bir yanıt yazın

Yanıt yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.