Epstein Adasına giden yolun taşları nasıl döşendi?

Epstein Adasına giden yolun taşları nasıl döşendi?
Paylaş
  • Linkedin
  • Pinterest
  • Whatsapp
  • Telegram
  • Reddit
A- A+ Paylaş

Mücahit GÜLTEKİN
Afyon Kocatepe Üniversitesi öğretim üyesi

1935 yılında New Jersey’de doğan Dr. Judith Reisman 1966 yılına gelene kadar sıradan bir hayat sürer. Fakat o yıl hayatını baştan sonra değiştirecek bir olay yaşar. 10 yaşındaki kızı tecavüze uğrar. Kızı ağır bir depresyona girer, kimselere söyleyemezler.

Sonunda bir gün Reisman, Maryland’de oturan, kendi ifadesiyle “kibar ve anaç” bir kadın olan teyzesini arar. Olayı anlatır. Teyzesinin cevabı onu şoke eder: "Belki kızın kendisi istemiştir. Biliyorsun, çocukların doğumlarından itibaren cinsel arzuları vardır". Reisman bu cevaba sadece “Hayır, hayır!” diyebilir.

Sonra kendi ifadesiyle “liberal” biri olan Berkeley’deki arkadaşı Carole’ı arar, durumu ona anlatır. Teyzesinden aldığı cevabın neredeyse aynısını alır. Birbirlerini tanımayan, farklı yerlerde yaşayan ve farklı görüşlere sahip iki kişinin benzer cevaplar vermesi Reisman’ı sersemletir. Fakat o farkında olmasa da bu iki cevaba da kaynaklık eden bir kültür ABD’de çoktan kök salmaya başlamıştır. Bu arada kızı birkaç yıl sonra beyin anevrizmasından ölür.



Reisman bu kültürel kaynağın ne olduğunu Galler’de katıldığı bir sempozyumda öğrenecektir: Alfred Kinsey ismiyle o yıllarda tanışır ve hayatını 2021’de 86 yaşında ölünceye kadar Kinsey’in mimarı olduğu “cinsel devrim” ile mücadeleye adar. Fakat bu mücadelenin ona bedeli vardır: Hakkında kampanya başlatılır, baskı ve linçe maruz kalır. Sebebi açıktır: Kinsey’in “bilimsel” çalışmalarının üstüne kurulmuş (şimdi artık ona ihtiyaçları yok tabii ki) devasa bir endüstri vardır. Bu endüstri, “bilim”, “siyaset”, “hukuk” ve “ekonomi” tarafından korunmaktadır.

Nitekim Time dergisi Ağustos 1953’te Kinsey’i kapağına taşımış, Hollywood ise ona olan şükran borcunu başrolünü Liam Neeson’un oynadığı “Kinsey” filmiyle ödemiştir. Film Türkiye’de de gösterime girmiş, Sabah’ta çıkan bir yazı filmi “bomba gibi bir film” olarak tanıtmıştır.



Reisman, Amerika’daki “devrimin” babası olan Alfred Kinsey’i araştırmaya başlar. Tabii ki, ilk karşılaştığı şey bu devrime kaynaklık eden iki “bilimsel” araştırma raporudur. Bunlardan biri 1948’de yazılmış olan “İnsan Erkeğinde Cinsel Davranış”, diğeri de, Epstein’in doğduğu yılda, 1953’te yayınlanmış olan “İnsan Dişisinde Cinsel Davranış” isimli kitaplardır.

Her iki araştırma da günümüz dünyasının “cinsiyet” ve “cinsellik” anlayışını radikal bir şekilde değiştirmiştir. Değiştirdiği ilk şey ABD’deki “hukuk” sistemidir. Bununla birlikte “playboy endüstrisi” olarak tanımlayabileceğimiz güçlü bir endüstrinin temelleri de bu araştırma raporlarına dayanarak atılacaktır. Buralara sonra geleceğiz. Reisman’ın hikayesini anlatmaya devam edelim.

Reisman bu kitapları bulur ve okumaya başlar. Okudukça çocuğunun başına gelenlerin neden “normal” görüldüğünü anlamaya başlar. Özellikle daha sonraları “Tablo 30-34 vakası” olarak bilinen sayfalara geldiğinde başından aşağı kaynar sular dökülmüş gibi hisseder. Tablo 31’e ilişkin bilgileri Sarah D. Goode’un 2011’de Palgrave McMillan yayınlarından çıkan kitabından aynen aktarıyorum:

“Tablo 31, ‘Ergenlik Öncesi Orgazm Yaşları: 317 erkek çocuğun gerçek gözlemine dayanmaktadır’ başlığını taşımaktadır. Bu tabloda 2 aylık bir bebek, 3 aylık iki bebek ve benzeri bebekler yer almaktadır. Toplamda, bu tabloda 1 yaşına kadar olan 28 bebeğe ait veriler bulunmaktadır ve bunlardan dokuzunda orgazm gözlemlendiği iddia edilmektedir. Ayrıca, 1 ile 4 yaş arası 49 çocuk; 5 ile 9 yaş arası 112 çocuk; 10 ile 12 yaş arası 115 çocuk ve 13 ile 14 yaş arası 13 çocuk daha bulunmaktadır. Tablodaki tüm çocuklar 15 yaşın altındadır.”



Reisman gözlerine inanamaz. Kinsey ve araştırmaları üzerine yazılmış ne bulduysa okumaya başlar. Okudukça hayreti daha fazla artar çünkü kimse “Tablo 30-34”ten söz etmemektedir. Şöyle der Reisman: "Kinseyle ilgili yüzlerce pozitif makale okudum ama hiç bir yerde bu tablo ve grafiklerle ilgili en küçük bir eleştiriye rastlamadım"

Reisman, raporların üstüne gittikçe bir şeyi daha fark eder: Kinsey’in araştırmaları “fake” bulgular ve “oynanmış” örneklemler üzerine inşa edilmiştir. Reisman şöyle demektedir: "Kinsey'in ekibi 18 bin kişi içinden sadece 4500 kişiyi kullandı. Erkek örnekleminin 3'te birinden fazlası (1400 kişi) da zaten cinsel suçlar işlemişti."  

Buna rağmen “bilim dünyası” bu raporları bağrına basmıştır. Ne var ki her şey olup bittikten sonra meşhur tıp dergisi Lancet 1991 Mart sayısındaki “Really, Dr. Kinsey” (Gerçekten mi, Dr. Kinsey?) yazısında bunu itiraf edecek, Kinsey'in verilerini sadece güvenilmez olarak değil aynı zamanda etik dışı ve kriminal bir rapor olarak değerlendirecektir.

Notre Dame Üniversitesi Anayasa Hukuku Profesörü Dr. Charles Rice da aynı fikirdedir: “…uydurma, ideolojik güdümlü ve yanıltıcı. Bu araştırmaya itibar eden herhangi bir yargıç, yasa koyucu veya diğer kamu görevlisi, görevi kötüye kullanma ve sorumluluktan kaçınma suçundan sorumludur.”

Kinsey’in raporu yayınlandığı yıllarda ABD’de deprem etkisi yapar. Televizyonlar, dergiler, gazeteler raporun sonuçlarını “bilimsel” sonuçlar olarak duyurur. Hatta Kinsey adına şarkılar yapılır. Popüler kültür var gücüyle Kinsey’in arkasındadır. Sadece ABD’de 275 bin kopyası satılır. Raporlar 30 dile çevrilir (Türkçe dahil) ve toplamda 750 bin satar.

Fakat raporda ilginç bir ayrıntı daha vardır. Kinsey, Rockefeller Vakfı tarafından desteklenmiştir. 1948’de yayınlanan rapora vakfın Tıp Bilimleri Direktörü Alan Gregg bir önsöz yazar: Kinsey'in bulgularının bir bilim adamının bakış açısını yansıttığını; önyargı ve tabulardan bağımsız olarak ortaya konulduğunu vurgular.

Kinsey raporlarının ilk önemli etkisinin Amerikan hukuk sistemindeki yasaları değiştirmek olduğunu söylemiştim. Gerçekten de Amerikan geleneklerine aykırı görülen pek çok eylem bu rapordan sonra yasallaştırılmıştır. Dr. Linda Jeffrey Kinsey raporlarına dayanılarak 52 cinsel suçun kaldırıldığını belirtmektedir. Frank Horack 1950’de Illinois Law Review'de yayınlanan makalesinde bunu öngörmüştür:

“Kinsey Raporu'nun temel etkisi, hukukun uygulanması düzeyinde olacaktır. Polis memurları, savcılar, hakimler, denetimli serbestlik memurları ve cezaevleri müdürlerinin bireysel davaları değerlendirmek için ihtiyaç duydukları istatistiksel desteği sağlayacaktır... Yetkililer onu okuyacak. Savunma avukatları ona atıfta bulunacak. Kanıt olarak sunulmasa bile, resmi işlemleri etkileyecektir.”

Nitekim Horack’ın söylediği gerçekleşmiş, “Model Penal Code” denilen çalışmayla Amerikan ceza sistemi Kinsey raporları temel alınarak 1962’de değiştirilmiştir. Dr. Linda Jeffrey şöyle yazar: “Amerikan Hukuk Enstitüsü’nün (ALI) yasama organlarına ve avukatlara önerdiği ceza hukuku reformları, 1960-1980 yılları arasında büyük ölçüde benimsendi ve Kinsey'in anormal cinsel davranışlarının Amerikan çocuklarına cinsel eğitim yoluyla öğretilmesine izin verdi.” Kinsey’in biyografisini yazan Jonathan Gathorne-Hardy de Kinsey’in etkisinin hem ABD hem de Britanya hukuk sisteminde belirleyici olduğunu belirtir.

Bu arada Amerikan ceza sisteminin değiştirilirken de dikkate alınması gereken bir detay vardır. ABD hukuk sistemi de Rockefeller Vakfı’nın desteğiyle değişmiştir. Buna sadece “destek” demek vakfın rolünü anlatmaya yetmeyebilir. Daniel Butler Friedman 2009’da “Harvard Civil Rights-Civil Liberties Law Review” dergisinde yayınlanan makalesinde bu rolü “sessiz devrim” olarak nitelendiriyor: “Yüz yılı aşkın bir süredir, zengin aileler servetlerini özel vakıflar aracılığıyla Amerikan toplumunu yeniden şekillendirmek için kullanıyorlar, ancak hukuk üzerindeki muazzam etkileri hala yeterince anlaşılmıyor.”

Friedman 1962’de tamamlanan yeni ceza sisteminin Rockefeller’in parasıyla gerçekleştirildiğini ama Vakfın sadece para vermediğini Amerikan ceza sistemi değişikliğini “denetlediğini” ve “yönettiğini” belirtir. Friedman, Rockefeller’in rolünü neden “sessiz devrim” olarak tanımladığını ise şöyle açıklıyor: Ülkede büyük bir dönüşüm gerçekleştireceklerdi ama kendi rolleri neredeyse tamamen görünmez olacaktı.

Nitekim öyle de olmuştur.

Hukukun değiştirilmesiyle birlikte, kültür de değişir. Her yeri “playboy endüstrisi”nin ürünleri kaplamaya başlar. Derginin ilk sayısı, ikinci raporun hemen ardından, 1953’te yayınlanır. Nitekim bu endüstrinin kurucusu Hugh Hefner, bunun gerçekleşebilmiş olmasını Kinsey raporlarına bağlar.

Dr. Reisman bu endüstrinin pedofilinin “legal” ve “popüler” kaynağını oluşturduğunu düşünür ve bu derginin 1953-1984 arasında yayınlanmış sayılarını incelediği bir araştırma yayınlar. 1986’da yayınlanan araştırmanın sonuçlarına göre dergi, karikatür ve görsellerde 4 bin 656 çocuğu istismar etmiştir. Dergi sadece 1971 yılında 187 çocuğun fotoğrafını yayınlamıştır, sayı başına 16 çocuk.

1994’te Reisman’a karşı bu araştırmadan dolayı dava açılır, davayı Reisman kazanır. Fakat Reisman’ın araştırması bilim dünyasında “güvenilir” bulunmaz, şiddetli eleştirilere maruz kalır. Hakkında kampanya başlatılır. New York Times ve benzeri gazeteler araştırmayı aktarırken bu “güvenilmezliği” vurgulayarak aktarır.

1970’li yılların sonuna gelindiğinde hukuk, bilim, sermaye ve popüler kültürün etkileşimiyle yaygınlaşan “cinsel devrim” kurumsallaşmaya başlar. Çocuklarla ilişkiyi savunan ilk “STK” 1978’de NAMBLA ismiyle Amerika’da kurulur. NAMBLA, BM’de danışmanlık statüsü bulunan ILGA isimli çatı kuruluşun bir üyesi olur. ILGA’nın statüsü 1993’e kadar devam eder. Bünyesinde “pedofilik” kuruluşları bulundurduğu için üyeliği askıya alınır. ILGA 2002 ve 2006 yıllarında tekrar BM’ye başvurur. Peşinden başka STK’lar da kurulur.

2006 yılında ise çocuklarla ilişkiyi savunan ilk siyasal parti Hollanda’da PNVD ismiyle kurulur. Parti’nin kapatılması için başvuruda bulunulur ancak Lahey bölge mahkemesi hakimi H. Hofhuis partiyi kapatmak için “yeterli delil” olmadığı için başvuruyu reddeder. Seçimlere girecek kadar imza toplayamayan parti 2010 yılında kapanır ancak 2020’de yeniden açılır. Aynı yıl BBC’nin aktardığı bir haberde Parti’nin "Cinsel açıdan aktif olmak için yasal yaş sınırının kaldırılması” amacı taşıdığı belirtilmektedir.

Kuşkusuz aktardıklarımız hikayenin bir kısmıdır. Fakat bu kadarı bile Epstein adasına giden yolun taşlarının bir günde döşenmediğini bize anlatır. Eğer ortada kurumsallaşmış ve küreselleşmiş bir pislik varsa bu pisliğe nefes aldıran, onun yaşamasına izin veren bir habitat da var demektir.

“Dünyayı bir grup sapık yönetiyor!” ifadesi doğrudur ama böylesine bir örgütlü kötülüğün dinamiklerini anlamaya yetmiyor. Bu sapıkların Epstein adasıyla kurduğu kültürel köprüleri, kanalları ve bağlantıları takip etmediğimiz takdirde bu dinamikler olduğu yerde kalacaktır. Bugün dünyamız Kinsey’in tetikçiliğini yaptığı bir kültürü yaşıyor.

Popüler kültüre, akademiye, bilime ve siyasete yön veren paradigmaya baktığımızda dünyayı yöneten elitlerle kurulan işbirliklerine tanık olacağız; kimi zaman aktif, kimi zaman sessiz, kimi zaman da farkında olmadan kurulan bir işbirliği…

Kinsey’in filminin çekildiği, onun yüceltildiği bir dünyadayız. Kinsey’in dayattığı normların hukuka kaynaklık ettiği bir dünyadayız. Bu hukukun dünyaya örnek gösterildiği, herkesin hakkını oralarda aradığı bir dünyadayız. AB sözleşmelerine ram olmuş bir dünyadayız. Yeraltına değil yeraltıyla bağlantılı “legal” yollara bakmalıyız. Bu legalite Epstein adasının faillerini cezalandıran değil, onları örten, koruyan ve kollayan bir legalitedir.

Herkesi son kareye kadar sessiz bırakan bir hegemonya var ettiler. Yaşadığımız sorunların kaynaklarını görmemizi engelleyen pek çok bariyerle çevriliyiz. Reisman 1981’de bir kongrede Tablo 30-34’ü ele aldığı sunumunda yaşadığı bir olayı anlatır. Bu olay hegemonik kültürün felç edici etkisini çok iyi örnekler, onunla bitireyim:

“Sunumumu kesip seyircilere baktım. Salon tamamen sessizliğe gömülmüştü. Sonunda uzun boylu, sarışın Nordik tipli birisi kalktı ve şöyle dedi: ‘Ben İsveçli bir gazeteciyim ve şimdiye kadar hiç böyle bir konferansta konuşmadım. Benim işim bu değil. Fakat size ne oluyor, probleminiz nedir? Bu kadın biraz önce bu odanın üstüne bir atom bombası attı ve siz hiç bir şey sormuyorsunuz, hiç bir şey söylemiyorsunuz?”

Not: 1947 yılında Indiana Üniversitesi’ne bağlı Kinsey Enstitüsü kurulmuştur. Enstitünün şimdiki başkanı Justin Garcia’dır. Indiana Public Media’nın yayınladığı haberde Garcia’nın Epstein’le iletişime geçtiği ve ondan fon talebinde bulunduğu görülmektedir. Aynı enstitüde araştırmacı olan Dr. Helen Fisher de Epstein’le en az üç kez iletişime geçmiştir. Fisher, Beyaz Saray Hukuk Danışmanı’nın da bulunduğu bir ortamda Epstein’le yemek yemiştir. Epstein Fisher’e İsrail başbakanını kastederek “Ehud Barak da muhtemelen öğle yemeğine katılacak” şeklinde bir mail göndermiştir. Aşağıdaki fotoğraf Indiana Üniversitesi’nde Kinsey Enstitünün kuruluşunun 75. Yılı anısına yaptırılan Kinsey anıtını göstermektedir.

 


 

Bir yanıt yazın

Yanıt yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.