Pelin Ünker
Deutsche Welle
Türkiye'de süresiz nafakanın sınırlandırılmasına ilişkin tartışma yeniden alevlenmiş durumda.
Türkiye Gazetesi'nin süresiz nafakaya üst sınır getirileceği ve düzenlemenin Meclis'e geleceği yönündeki haberi, aile hukukundaki eski bir başlığı yeniden öne çıkardı. Adalet Bakanlığı, DW Türkçe'ye nafaka konusunda bir çalışmanın yürütüldüğünü doğruladı; ancak kapsam ve takvime dair ayrıntı paylaşmadı.
Bu belirsizlik sürerken tartışmanın merkezinde, boşanma sonrası kadınların ekonomik kırılganlığı ve bakım yükünün dağılımı bulunuyor.
Boşanma sonrası tablo
Türkiye İstatistik Kurumu'nun (TÜİK) en güncel verilerine göre 2023 yılında 171 bin 881 çift boşandı. Geçen yıl ise kesinleşen boşanma davaları sonucu çocukların velayetinin çoğunlukla anneye verildiği görüldü. Annenin velayetine verilen çocuk oranı yüzde 74,4 iken babanın velayetine verilen çocuk oranı ise yüzde 25,6 oldu.
Bu tablo, çocuk bakımının ve gündelik yaşamın ekonomik yükünün boşanma sonrasında çoğunlukla kadınlar tarafından taşındığını ortaya koyuyor. DW Türkçe'ye konuşan Avukat Selin Nakıpoğlu, iş gücüne katılım farkı, ücret eşitsizliği ve güvencesiz çalışma biçimlerinin kadınları daha kırılgan kıldığını; özellikle çocuklu kadınlar için "tam zamanlı istihdamın çoğu zaman mümkün olmadığını" vurguluyor.
Nakıpoğlu'na göre kamuoyundaki tartışma çoğu kez "Kadın hemen çalışır, kendi hayatını kurar" varsayımı üzerine kuruluyor; oysa istihdam yapısı, bakım yükünün fiilen kadında kalması ve ücret farkları bu varsayımı gerçekçi olmaktan uzaklaştırıyor. Bu nedenle nafakanın yalnızca kaç yıl ödeneceği üzerinden yürüyen bir tartışma, boşanma sonrası hayatın finansal gerçekliğini ıskalıyor.
Kadın yoksulluğu ve kırılganlık
TÜİK'in Gelir ve Yaşam Koşulları göstergeleri, kadınların yoksulluk veya sosyal dışlanma riski oranının erkeklerden sistematik biçimde daha yüksek seyrettiğini ortaya koyuyor.
TÜİK'e göre, 18–64 yaş grubunda kadınların yoksulluk veya sosyal dışlanma riski oranı yüzde 29,5, erkeklerde ise yüzde 23,1. Bir başka ifadeyle, kadınların yoksullaşma riski erkeklere kıyasla yaklaşık 6 puan daha yüksek. Uzmanlara göre bu fark, istihdama erişimdeki eşitsizlik, düşük ücretli ve güvencesiz işlere yoğunlaşma, kayıt dışılık ve ev içi bakım emeğinin büyük ölçüde kadınlar tarafından karşılanmasından kaynaklanıyor.
Bu tablo, kadınların işgücüne katılımının yüzde 35,8, istihdamının yüzde 31,3 ile erkeklerin çok gerisinde kalması, 3 yaş altı çocuğu olan kadınlarda istihdamın yüzde 27,1'e düşmesi ve yarı zamanlı çalışma oranının kadınlarda yüzde 16,1 olmasıyla birleştiğinde, boşanma sonrası geçim güvencesi açısından yapısal bir kırılganlığa işaret ediyor. Ücret-kazanç farkının tüm eğitim düzeylerinde erkek lehine seyretmesi de bu kırılganlığı derinleştiriyor.
Selin Nakıpoğlu bu tabloyu şu sözlerle değerlendiriyor:
"Nafakayı yalnızca 'kaç yıl ödensin' sorusuna indirgemek, gerçek sorunu bütünüyle görünmez kılar. Çünkü mesele süre değil, boşanma sonrası kadınların içine itildiği yapısal yoksulluk düzenidir."
Nafakanın niteliği
Nakıpoğlu, nafakanın hukuki niteliğinin sıklıkla yanlış aktarıldığını vurguluyor. "Nafaka bir ceza değildir, bir tazminat da değildir. 'Erkekten alınan para' değil, kadının evlilik boyunca verdiği görünmez emek karşılığının telafisidir" diyor.
Evlilik süresince ev içi bakım, çocuk yetiştirme ve aile yaşamının sürekliliğini sağlayan emek çoğunlukla kadınlar tarafından üstleniliyor. Boşanma sonrasında bu emeğin sonuçlarından pay alamamak, kadınların yoksulluğa itilmesi anlamına geliyor.
Nakıpoğlu, çocukların okul, sağlık, ulaşım ve gündelik ihtiyaçlarının karşılanmasında nafakanın asgari bir katkı olduğunu; bu katkının kısaltılmasının doğrudan çocuğun yaşam standartlarını düşürme riski taşıdığını, bunun da "çocuğun üstün yararı" ilkesine aykırı sonuçlar doğurabileceğini ifade ediyor.
İstisna mı, genelleme mi?
Kamuoyunda sık kullanılan "kısa evlilik–uzun nafaka" örneklerinin yaygın bir pratik olduğu algısına Nakıpoğlu itiraz ediyor.
Uygulamada yoksulluk nafakalarının çoğunun düşük tutarlarda belirlendiğini, fiilen kısa süre ödendiğini, kadının işe girmesi veya yeniden evlenmesiyle kendiliğinden sona erdiğini; icra süreçleri nedeniyle nafakanın birçok dosyada sürdürülebilir bir "ömür boyu yük"e dönüşmediğini aktarıyor.
Ona göre istisnai vakaların genelleştirilmesi, sistemin bütününe dair yanıltıcı bir tablo yaratıyor ve kadınların bakım emeğini görünmez kılıyor.
Kazanılmış haklarda geriye gidiş
Nakıpoğlu, süre tartışmasının tek başına ele alınamayacağını dile getiriyor:
"Devlet ücretsiz kreş sağlamadan, kadın istihdamını ve eşit ücret politikalarını güçlendirmeden nafaka süresini kısaltmak, yoksulluğu önlemek değil, yoksulluğu kurumsallaştırmak anlamına gelir."
Türkiye Barolar Birliği'ne (TBB) göre ise nafaka tartışması, "kazanılmış haklarda geriye gidiş" riski taşıyor. Birlik, yoksulluk nafakasına yönelik müdahalelerin boşanma sonrası ekonomik yükü yeniden kadınların üzerine yıkabileceğini ve bu yaklaşımın çocuğun üstün yararı ilkesini zedeleyebileceğini vurguluyor. TBB ayrıca tartışmanın, kadınların ekonomik bağımsızlığı ile şiddetten uzak bir yaşam kurabilme hakkıyla doğrudan bağlantılı olduğunu hatırlatıyor.


