Miriam Frankel
BBC Future
Hindistan'ın Kalküta kenti yakınlarında küçük bir köyde sıcak bir öğle vaktiydi. Yetişkinler uyurken, kuzenimle yerde oturmuş hardal yağında patlamış mısır yiyorduk.
Birden bana döndü ve sordu:
"İsveç'te insanların inek ve domuz yediği doğru mu?"
O zamanlar 10 yaşındaydım ve utanarak onayladım.
"O zaman köpek ve kedi de mi yiyorlar?" diye sordu.
Bu çok mantıklı bir soruydu. Dört ayaklı bir memeliyi yiyebiliyorsanız, neden bir diğerini de yiyemeyesiniz ki?
Hint bir annenin çocuğu olarak İsveç'te büyüdüm. Bu sebeple olacak, daha önce bunu hiç düşünmemiştim. O zamanlar özellikle Avrupa'da vejetaryenlik pek yaygın değildi ve İsveçli çocuklar inek etini besin olarak görmeye alışkındı.
Kuzenim ise tam tersine, tehlikede olduğunu düşündüğü canlıları kurtaran, tutkulu bir hayvanseverdi. Et yemiyordu.
Hindistan ziyaretim bu tür anlarla doluydu. Tüm bunlar kültürün düşüncemizi, hislerimizi ve davranışımızı nasıl şekillendirdiğini anlamamı sağlamıştı.
Hindistan'da büyümüş olsaydım, farklı bir ahlak anlayışım olur muydu? Peki ya mizah anlayışım? Farklı hayallerim, hobilerim, isteklerim? Ben yine ben olur muydum?
Bunlar bilim insanlarının ve filozofların yüzyıllardır üzerine düşündüğü sorular. Şimdi yeni bir çalışma alanı olan kültürlerarası psikoloji bu soruların cevaplarını araştırmaya başladı.
Doğa mı, yetiştirilme mi?
Her insanın DNA'sı benzersizdir ve temel yapısı [genel olarak] bulunduğumuz yere göre değişmez.
Ancak Norveç Oslo Üniversitesi'nde psikiyatrik genetikçi Ziada Ayorech'e göre DNA tek başına bizi biz yapan şey değil.
Uganda'da doğan Ayorech, üç yaşındayken Kanada'ya göç etti, hayatının çoğunu İngiltere'de geçirdi ve birkaç yıl önce Norveç'e taşındı.
Ayorech, "Yaşadığım tüm yerleri ve bunların bakış açımı etkileme biçimlerini düşündüğümde, bunların bir fark yaratmamış olmasının imkansız olduğunu sezebiliyorum" diyor.
Bunu araştırmak için bilim insanları genellikle, neredeyse aynı DNA'ya sahip tek yumurta ikizlerini, ortalama olarak genomlarının yarısını paylaşan çift yumurta ikizleriyle karşılaştıran çalışmalar kullanır.
Bu şekilde, eğer tek yumurta ikizlerinin, çift yumurta ikizlerine göre bir özelliği paylaşma olasılıkları daha yüksekse, bu özelliğin çevreden çok genetikten kaynaklandığı sonucuna varılır.
2015 yılında dünya çapında 14 milyon ikiz üzerinde 17.000 farklı özelliği (eğitim ve siyasi görüşlerden psikiyatrik durumlara kadar) inceleyen yaklaşık 50 yıllık araştırmalar masaya yatırıldı.
Bu çalışma sonunda bilim insanları genetik faktörlerin farklılıkların sadece %50'sini oluşturduğu sonucuna vardılar.
Ayorech, "Bizi biz yapan ve inançlarımıza ve kültürlerimize katkıda bulunan, doğa ve yetiştirilme tarzının bileşimidir. Dolayısıyla, başka bir yerde aynı bileşimi elde edemeyiz" diyor.
Elbette, çevre bazı özellikleri diğerlerinden daha fazla şekillendirir.
Araştırmalar, IQ'nun ortalama yüzde 50'sinden fazlasının kalıtsal olduğunu ve genetiğin çocukluktan çok yetişkinlikte daha büyük bir rol oynadığını gösteriyor.
Kişilik özellikleri ise yaklaşık yüzde 40 oranında kalıtsaldır ve bu nedenle çevreden daha fazla etkilenir.
Bu, bir kişinin dışa dönüklüğünün yüzde 40'ının genlerine bağlı olduğu anlamına gelmez, daha çok bir nüfus genelindeki dışa dönüklük farklılıklarının yüzde 40'ının genetikle açıklanabileceği anlamına gelir.
Ayorech oldukça dışa dönük olmasına rağmen, Norveç'in onun aşina olduğu dışa dönük ifade biçimlerine daha az uygun olduğunu söylüyor.

Yetiştiğimiz ortam, kişiliğimizin bazı yönlerini diğerlerinden daha fazla etkileyebilir.
Buna karşılık, bu kombinasyon zamanla beynimizi şekillendirerek kendimiz olabilmemizi sağlar.
Tayvan Ulusal Üniversitesi'nde kültürlerarası psikolog Ching-Yu Huang'a göre, deneyimlerimizi bütünleştirdikçe sinir yolları oluşur ve sağlamlaşır.
Huang, kültürün kimliğimizin "kesinlikle çok önemli bir parçası" olduğunu belirtiyor.
Huang, "Tayvan'da büyümüş olsaydınız, farklı bir insan olurdunuz. Aynı DNA'ya sahip olsanız bile, Tayvan'da doğup büyümüş olsaydınız, şu anda sahip olduğunuz beyin çok farklı olurdu" diyor.
'Roma'dayken': Kültürlerarası psikoloji
Sussex Üniversitesi'nde kültürlerarası psikolog olan Vivian Vignoles de aynı görüşte.
"İnsanlar genlerin etkisine fazla önem verme eğiliminde" diyor Vignoles ve ekliyor:
"Oysa ki hangi genlere sahip olursanız olun, bunların ortaya çıkması için belirli bir ortama ihtiyacınız var."
Kültürün insanların kendilerini nasıl gördüklerini şekillendirdiği fikri, günümüzde psikolojide yaygın olarak kabul görse de, 20. yüzyılın ortalarında bazı psikologlar için bu fikir sürpriz olmuştu.
Bilim insanları uzun süredir insan psikolojisinin evrensel olduğunu; ABD ve Avrupa'da insan davranışları üzerine yapılan araştırma sonuçlarının tüm dünyada geçerli olacağını varsayıyordu.
Ancak Vignoles ve diğerleri, farklı yerlerdeki insanların psikolojilerini inceleyip karşılaştırarak, bunun böyle olmadığını keşfetti.
Örneğin, çalışmalar, Batılıların daha bireyci eğilimde olduklarını ve kendilerini komiklik, zeka veya nezaket açısından tanımladıklarını gösterirken; buna karşılık Japonların daha kolektivist olma eğiliminde ve kendilerini baba veya öğrenci olmak gibi sosyal roller açısından tanımladıklarını gösteriyor.
İnsanların beyin taramalarını karşılaştıran bir çalışmada, Batılıların beyinlerinde kendilerini düşündüklerinde öz farkındalıktan sorumlu olan bölüm parlaklaşırken, Çinli katılımcıların beyinlerinde bu bölüm annelerini düşündüklerinde de parlaklaşıyordu.
Benzer testlerde Huang ve meslektaşları, Çin Halk Cumhuriyeti, Hong Kong, Tayvan, Vietnam ve Malezya'nın farklı bölgelerinden İngiltere'ye gelmiş olan ailelerin çocuklarını inceledi.
Bu çocukların otoriteyi, göçmen olmayan İngiliz çocuklardan ve tüm hayatlarını Tayvan'da yaşamış Tayvanlı çocuklardan farklı bir şekilde görüp görmediklerini araştırdı.
Üç gruptaki çocuklar ebeveynlerine eşit derecede itaat etme eğilimindeydi, ancak Tayvanlı çocukların isteksiz olsalar bile ebeveynlerine itaat etme eğilimi İngiltere'de büyüyen Çinli göçmenlere kıyasla daha yüksekti.
Huang, Tayvan ve Çin kültürünün itaat ve ebeveynlere saygı değerlerine bağlı olduğunu, İngiltere'ye göç etmiş ailelerin çocuklarının ise İngiltere kültürünün etkisiyle daha bireyselci hale geldiklerini savunuyor.

Otoriteye itaat etme istekliliğiniz, dışa dönüklük veya açıklık düzeyleriniz, büyüdüğünüz kültüre göre farklılık gösterebilir
2022 yılında 22 ülkede kişilik özellikleri testlerini karşılaştıran bir araştırma, Arnavutluk, Hindistan, Almanya, Fransa, Hong Kong ve Çin gibi öz disipline büyük önem veren kültürlere sahip ülkelerde yaşayan insanların görev bilinci ve organizasyon konusunda daha yüksek puanlar aldığını ortaya koydu.
Kanada, Yeni Zelanda, Güney Afrika, Avustralya, Birleşik Krallık, İrlanda, Norveç ve Filipinler gibi daha eşitlikçi, esnek ve bireyselci kültürlere sahip ülkeler ise daha yüksek düzeyde uyumluluk ve deneyime açıklık görülüyor.
Araştırmacılar ayrıca, Batı kültürlerinin daha 'anıtsal' olduğunu ve benliği, bir anıt gibi sabit ve değişmez bir şey olarak gördüğünü gösteriyor.
Öte yandan, Doğu Asya ülkelerinde yaygın olan esnek kültürler, benliği daha değişken bir kavram olarak görüyor.
Bir başka kültürel fark, insanların bağlamı ne ölçüde fark ettikleri.
Bir çalışmada katılımcılardan bir dizi su altı görüntüsünü tanımlamaları istendi ve Batılı katılımcıların daha çok tek tek nesnelere odaklandıkları, Japon katılımcıların ise çevreleyen suyun rengi veya farklı nesnelerin birbirleriyle nasıl ilişkili olduğu gibi daha geniş bağlamı vurguladıkları görüldü.
Vignoles, "Batı kültürlerinde, özellikle Kuzey Amerika kültüründe, insanların bu davranışı duruma değil, kişinin özelliklerine atfetme eğiliminde olduklarına dair bazı kanıtlar var" diyor.
Vignoles, bir diş hekiminin bekleme odasında, Batılı bir kişinin endişeli görünen birini, dişinin çekilmesinden endişe duyan biri olarak değil, genel olarak endişeli biri olarak yorumlama eğiliminde olduğunu söylüyor.
Ancak Vignoles, bu sonuçların her zaman ihtiyatla değerlendirilmesi gerektiğini, çünkü bu alanda rol oynayan davranış, kişilik, kültür ve diğer birçok etkeni birbirinden ayırmanın son derece zor olduğunu ve bu alanda hala yapılması gereken çok fazla araştırma olduğunu hatırlatıyor.
Örneğin, giderek artan sayıda araştırma, bireycilik ve kolektivizm arasındaki doğu-batı ikili görüşünün "fazla basitleştirici" olduğunu ve bu testlerin çoğunda ortaya çıkan kolektivizmin muhtemelen kültürden çok ekonomik gelişmenin bir özelliği olduğunu öne sürüyor.
Dahası, bir ülkedeki bireycilik ölçümleri, o ülkedeki belirli gruplar veya bireyler arasındaki önemli farklılıkları gözden kaçırabilir. Ve bu alandaki birçok çalışma, objektif standart testlerden ziyade, her zaman doğru olmayan, insanların kendi bildirdikleri yanıtlara dayanıyor.

Kişilikler elbette tek bir ülke ve kültür içinde de farklılık gösterebileceğinden, büyüdüğünüz yer her şeyi açıklamaz
Felsefi bakış
Belki de farklı bir kültürde aynı kişi olup olmayacağımız sorusu, nihayetinde benlik kavramını sorgulayan felsefi bir sorudur.
2020 yılında İngilizce konuşan filozoflar arasında yapılan bir çevrimiçi anket, yüzde 19'unun her bireyin belirli bir sperm ve yumurtadan ortaya çıkan belirli bir hayvan olduğu ve kişin kim olduğunu belirleyen şeyin düşünceler, duygular veya anılar olmadığı görüşünü desteklediğini ortaya koydu.
Durham Üniversitesi'nden filozof Philip Goff, "Bu görüşe göre, anılarınız silinse bile, yine de aynı kişi olursunuz" diyor.
Benzer şekilde, ankete katılan filozofların yaklaşık yüzde 14'ü, benliğin biyolojik değil, ruh gibi bir varlığın içinde saklı olduğu ve bizi biz yapanın, nerede büyüdüğümüzden bağımsız olarak bu olduğu teorisini destekledi.
Aslında, araştırmalar birçok kişinin temelde ahlaki açıdan iyi olan bir "gerçek benliğe" sahip olduğuna inandığını ve bunun bulundukları yere göre değişmemesi gerektiğini düşündüğünü ortaya koyuyor.
Ancak diğer filozoflar, kişinin çevresinin de bireysel kimliği şekillendirdiğini savunuyor – buna sosyal inşacılık kuramı adı veriliyor.
Aslında siyaset de bu konuda rol oynuyor gibi görünüyor.
Bir çalışmada araştırmacılar farklı siyasi görüşlere sahip kişilerden, erkeklere ilgi duyan bir Hristiyan erkeğin ahlakını değerlendirmelerini istedi.
Kendilerini liberal olarak tanımlayan kişiler, bu erkeğin gerçek benliğine göre davrandığını düşünürken, muhafazakarlar ise onun gerçek Hristiyan benliğine aykırı davrandığını düşündü.
Goff, hücrelerin ve parçacıkların bir tür "temel birliği" olduğuna ve bilincin bu donanıma işlenmiş olduğuna inanıyor.
Bu birliğin, nerede büyüdüğümüzden bağımsız olarak bizi biz yapan şey olduğunu düşünüyor. Ancak bu, büyüdükçe ve olgunlaştıkça zamanla değişebilir.
Goff, "Bunlar sadece 'kişi'nin ya da 'ben'in ne olduğu hakkında insani kavramlar. Başka koşullar altındaki o kişi ben olur muydum sorusuna kesin bir cevap büyük ihtimalle yok" diyor.
Her ne olursa olsun, birden fazla kültürde büyümüş kişiler için, insanların büyük ölçüde sosyal çevrelerinin bir ürünü olduğu hissini silmek zor.
Tüm hayatımı Kalküta'daki o köyde geçirmiş olsaydım tam olarak nasıl bir insan olacağımı bilmek zor olsa da, eminim ki bununla ilgili bazı işaretler olurdu.



