Mehmet A. KANCI

Nükleer Caydırıcılık... Lüks mü Mecburiyet mi?

Paylaş
  • Linkedin
  • Pinterest
  • Whatsapp
  • Telegram
  • Reddit
A- A+ Paylaş

İçerisinde bulunduğumuz hafta Almanya'nın Münih kenti geleneksel güvenlik konferansları dizisinin 62'incisine ev sahipliği yapıyor. Münih Güvenlik Konferansı Vakfı tarafından organizasyona dair hazırlanan rapor, İkinci Dünya Savaşı sonrasında ABD eliyle kurulan düzenin yine ABD tarafından yıkıldığını tescil eden noter belgesi niteliğinde. Peki öngörülebilir düzenin yıkıldığı dünyamızda ülkeler artık kendilerinden başka kime güvenebilir? NATO ittifakının geleceğinin dahi bir sis perdesinin arkasında kaldığı dikkate alındığında, yeni ittifaklara mı sığınmak lazım yoksa kimsenin size “bulaşmaya” cesaret edemeyeceği bir çözüm mü üretmelisiniz? İkinci çözüm yoluna sapanlar için en etkili enstrümanın nükleer caydırıcılık olduğu fikri yaygınlaşmakta.

Kuzey Kore örneği ya da Hindistan karşısında Pakistan'ın durumu değerlendirildiğinde, nükleer silaha sahip olmanın hayatta kalmak için ne denli kıymetli olduğu anlaşılıyor. Keza Rusya'nın elinde bugün 5 binden fazla nükleer savaş başlığı olmasaydı, Ukrayna'yı bu ülkenin üzerine saldırtanların başka nelere cüret edebileceklerini tahmin etmek de zor değil. Bir yandan da nükleer silahlanma alanında ABD-İsrail ikilisinin yarattığı bir paradoks ayrı bir problem yaratmakta. Irak, Libya ve Suriye'yi nükleer silah sahibi olmaya çalıştıkları bahanesiyle vuran hatta parçalanmalarına giden yolu açan bu iki ülke, bugün bir yandan kendilerinin nükleer silah sahibi olmalarını “doğal hakları” olarak küresel topluma dikte ederken, diğer yandan, nükleer silah programı ispatlanamamış ama nükleer enerji alanında çalışma yapan İran'ın girişimlerini engellemek üzere boğazına çökmüş durumdalar. ABD, 1945 yılında Hiroşima ve Nagazaki'de yüzbinlerce insanı öldürmüş olmasına rağmen, nükleer silah kullanılması gerekiyorsa bu alanda ahlaki üstünlüğe sahip olduğu iddiasında. Gazze'de soykırım değirmenine su taşıyanların nükleer silahlara erişim sahibi olmalarından daha tehlikeli ne olabilir günümüz dünyasında?

START ANLAŞMASININ SON BULMASI NE DEMEK?

ABD, bir yandan İran'ın nükleer programını ortadan kaldırmak için Akdeniz-Kızıldeniz-Arap Denizi hattına askeri yığınak yaparken, bir hafta önce önemli bir gelişme yaşandı. Ülkemizde hakkıyla üzerinde durulmayan konular listesinde ilk 5'e girebilecek bu gelişme START Anlaşması'nın ( Stratejik Silahların Azaltılması Anlaşması ) son bulmasıydı. Sovyetler Birliği ve ABD, Birinci Soğuk Savaş'ın son bulduğu ılıman jeopolitik iklimde sahip oldukları nükleer silahların ve bu silahları taşıyan araçların sayısını azaltmayı kabul etmişlerdi. 2009 yılında sona eren anlaşma Rusya'nın Gürcistan'a saldırdığı bir ortamda yeni versiyonuyla 2010'da yürürlüğe girmişti. O anlaşmanın ömrü de 5 Şubat itibarıyla doldu. Peki şimdi ne olacak? Dünya nükleer başlık taşıma kapasitesine sahip hipersonik füzelerin söz konusu olduğu bir nükleer silahlanma yarışının mı başında? Bugüne kadar ittifaklara duydukları güven nedeniyle nükleer silah üretme ihtiyacı duymayan ülkeler, yeri geldiğinde, Grönland'ın ABD tarafından ilhak edilme girişiminde olduğu gibi, kendilerini müttefiklerinden! dahi korumak için nükleer silah arayışına mı girecekler? Avrupa ülkeleri, ABD'nin gün geçtikçe azalacağı anlaşılan savunma şemsiyesinin yerine kendi nükleer savunmalarını kurmak için ne yapacaklar? Avrupa'nın elinde böyle bir kapasite var mı? Böyle bir silahlanma yarışına girmeleri halinde ekonomileri üzerindeki baskı daha ne kadar artacak? START Anlaşması'nın son bulmasıyla doğan belirsizliklere dair soruları çoğaltmak mümkün.

ABD YENİ BİR ANLAŞMAYI ÇİN İLE YAPMAK İSTİYOR

Peki ABD'nin yeni bir anlaşma için masaya oturmaya hiç mi niyeti yok? Bilakis, Trump da nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik yeni bir anlaşmayı çok istiyor. Hatta geçen hafta yaptığı açıklamada, kendisinden önceki ABD yönetimlerine yönelttiği başarısızlık suçlamalarını START anlaşmaları için de tekrarladı. 1991 ve 2011'deki anlaşmaların kötü bir şekilde müzakere edildiklerini ileri sürerek, “Son START anlaşmasını uzatmak yerine, nükleer uzmanlarımızı, gelecekte uzun süre geçerli olabilecek yeni, iyileştirilmiş ve modernize edilmiş bir anlaşma üzerinde çalıştırmalıyız” ifadesini kullandı. Moskova her ne kadar ısrarla kendi üzerine alınsa da, Trump'ın nükleer silahların sınırlandırılmasına yönelik yeni bir anlaşma için hedeflediği ülke Çin Halk Cumhuriyeti. Çin Halk Cumhuriyeti'nin uçak gemisi inşa etme hızı hali hazırda ABD yönetimini tedirgin ederken, nükleer başlık üretiminde de Çin'in ciddi bir ivme yakaladığı öne sürülüyor. Stockholm Uluslararası Barış Araştırmaları Enstitüsü (SIPRI) verilerine göre, 2025 yılı itibarıyla Rusya 5 bin 459, ABD 5 bin 177 nükleer savaş başlığına sahip. Çin'in savaş başlığı sayısının 600'ün biraz üzerinde olduğu tahmin ediliyor.

Ancak Pekin yönetiminin nükleer silah stokuna her yıl en az 100 yeni savaş başlığı ekleme kapasitesine ulaşmış olması ABD'ye esas tedirgin eden gelişme. ABD Başkanı Trump 31 Ekim 2025'te ülkesinin nükleer silah testlerine yeniden başlayabileceği uyarısında bulunmuştu. 6 Şubat 2026 günü ise Birleşmiş Milletler'in Cenevre'deki silahsızlanma koneransında konuşan ABD Dışişleri Bakanlığı yetkilisi Thomas DiNanno, Çin Halk Cumhuriyeti'ni gizli nükleer silah testleri yapmakla suçladı. Dahası DiNanno, Çin'in yürüttüğü testlerde büyük miktarda nükleer patlayıcı kullanıldığını bu nedenle Çin Silahlı Kuvvetleri'nin bu testleri gizlemek için olağanüstü çaba harcadığını da ileri sürdü. 2019 yılında ABD'nin yeni nükleer silahlanma programına dair Anadolu Ajansı için kaleme aldığım makaleyi şu şekilde bitirmiştim: Eski ABD Ulusal Güvenlik Danışmanı Zbigniew Brzezinski'nin bir makalesinde işaret ettiği gibi, bizler bugün “sıkıştırılmış bir tarih”in içinde yaşıyoruz. 19. yüzyılda ve 20. yüzyılın ortalarında olduğu gibi büyük tarihsel olayları hazmedecek, analiz edecek ve sonuçlar çıkaracak vakti bulamadan, bir krizden diğerine savruluyoruz. Irak ve Afganistan'ın işgali, Arap Baharı, Suriye iç savaşı derken, bugün İran ve Venezuela'da yeni sınamalarla karşı karşıyayız. Tüm bu toz bulutunun içinde, bir yandan güncel jeo-stratejik tehditleri bertaraf etmeye çalışırken, başımızı kaldırıp yeni nesil nükleer silahlanma yarışının küresel jeopolitik dengelere vereceği istikameti de görmemiz gerekiyor.

Sadece aradan geçen 6 yılda yaşananlara ve yaşanması muhtemel gelişmelere baktığımızda, “ Türkiye nükleer silah sahibi olmalı mı?” sorusu artık abes değil mi?

Bir yanıt yazın

Yanıt yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

Mehmet A. KANCI yazıları