Ekonomi gibi katliamlar da küreselleşti
- Telegram
Gazze'de 10 Ekim'de, İsrail'in riayet etmemekte ısrarlı olduğu lakin yine de Gazze halkına bir nebze nefes aldıran ateşkes, dikkatlerin bir başka katliam alanına yönelmesini sağladı. Gazze'ye yalnızca bin 800 kilometre mesafedeki Sudan'da 2023 yılının Nisan ayından bu yana sürmekte olan bir katliam var. 15 Nisan 2023'te Hızlı Destek Kuvvetleri adlı milis grubu, emrinde faaliyet gösterdiği Hartum'daki yönetimi devirme girişiminde bulundu. Bu milis grubu 2003 yılında Darfur'daki iç savaşta “Cancavid Milisleri” adıyla faaliyet göstermiş ve pek çok katliama imza atmıştı.
2013 yılında tabiri yerindeyse tabela değiştiren grup Hızlı Destek Kuvvetleri ismiyle giriştiği darbede başarısız olunca süreci bir iç savaşa dönüştürdü. Birleşmiş Milletler ve uluslararası toplumun tamamen iflas ettiği Sudan'da geride kalan iki buçuk yıllık iç savaş sürecinde en az 150 bin kişinin öldüğü tahmin ediliyor ancak resmi bir rakama ulaşmak mümkün değil.
Çatışmaların gıda tedarik yollarını işlemez hale getirmesi nedeniyle yetersiz beslenmeden ölen çocuk sayısının yarım milyonu aştığı da bir diğer korkunç tahmin. Yaklaşık 9 milyon kişi evlerini terk etmek zorunda kalırken, komşu ülkelere sığınan Sudanlıların sayısının 4 milyon civarında olduğu ifade ediliyor.
AFRİKA'DA SENTETİK DEVLETLER ÜRETİM SÜRECİ BAŞLADI
İsrail, Rusya, Çin Halk Cumhuriyeti ve Birleşik Arap Emirlikleri fiili olarak bu savaşın içerisindeler. Ya İsrail gibi Hızlı Destek Kuvvetleri'ne verdikleri eğitimle ya da Birleşik Arap Emirlikleri'nin yaptığı gibi Çin'den kamikaze dron satın alıp bunları Hızlı Destek Kuvvetleri'ne teslim etmek suretiyle bu topraklarda bir vekalet savaşı yürütüyorlar. Bu şartlar altında Sudan'da yaşananlara bu ülke insanlarının iç meselesi olarak bakabilir miyiz? Yoksa, Batı dünyasının ve bugün doğu emperyalizminin de (Çin Halk Cumhuriyeti) katılımıyla Afrika kıtasında sömürülecek bir takım sentetik devletler üretimi mi söz konusu?
Batı emperyalizmi, bu sentetik devlet üretim sürecini 18'inci yüzyılda Osmanlı devletine karşı Mora Yarımadası'nda başlatmış, daha sonra Balkanlar, Ortadoğu ve Doğu Anadolu'da sürdürmek istemişti. Benzer bir sürecin 2003 yılında ABD'nin Irak'ı işgali ile başladığını gözlüyoruz. Arap Baharı ile 2010 yılından itibaren bu salgın Afrika kıtasına sıçradı. Yine benzer oyuncular, Birleşik Arap Emirlikleri, Rusya ve Fransa bu defa Libya'yı üçe bölmek için sahneye çıktılar.
Eğer Türkiye olmasaydı bugün toprak bütünlüğünü muhafaza eden ve silahların sustuğu bir Libya'dan bahsetmek mümkün olmazdı. Libya ve Irak'ı parçalara ayırma hedeflerinde başarılı olamayanlar bugün Suriye ve Sudan üzerinde aynı senaryoyu tatbik etmeye çalışıyorlar. Oysa Batılı devletlere göre 2003 yılındaki Darfur Savaşı'nın sorumlusu olarak görülen Sudan Devlet Başkanı Ömer el Beşir görevden alınıp yargılandığında Sudan halkı için her şey güllük gülistanlık olacaktı. Bu yolda ilk adım 2011 yılında Güney Sudan'ın Hartum yönetiminden ayrılması oldu. Zengin petrol kaynaklarına sahip Güney Sudan'ın kaynaklarına, verdikleri 12 milyar dolarlık borç karşılığında Birleşik Arap Emirlikleri el koymuş durumda.
HEDEF SUDAN'IN İKİNCİ KEZ BÖLÜNMESİ Mİ?
Görünen o ki Sudan'ın kuzey-güney ekseninde ikiye bölünmesi yetmemiş. Şimdi sırada kalan toprakların doğu-batı ekseninde bölünmesi var. Nitekim, Sudan'daki katliamlar ancak ülkenin batı kesimindeki Faşir kentinin yaklaşık 500 günlük kuşatmanın ardından Hızlı Destek Kuvvetleri'nin eline geçmesiyle dünyanın gündemine gelebildi. Darbeci güçler, kenti ele geçirdikleri ilk 24 saatte sadece hastanelerdeki 2 binden fazla kişiyi katlettiler. Kaçma imkanı bulamayan 177 bin sivil kapana kısılmış durumda.
Sosyal medya aracılığıyla her gün isyancı milis güçlerinin katliamlarına dair akıl almaz görüntüler uluslararası topluma ulaşıyor. Ancak, Sudan'da yaşananlar Nijerya'daki Hristiyanlar konusunda son günlerde beklenmedik bir hassasiyet gösterdiği gözlenen ABD Başkanı Trump'ın radarına girmiyor. Sudan'ın batısındaki altın madenleri ve muhtemeldir ki nadir toprak elementlerinin miktarı, Batı dünyasının Sudanlıların birbirlerini bire kadar kırmalarını beklemeye itiyor. Tabi bir de İsrail'i yakından ilgilendiren Nil Nehri'nin suları var. Günümüzde teknolojinin ulaştığı seviye ve o teknolojinin ihtiyaç duyduğu hammaddeler, Afrika kıtasının neo-kolonizasyon sürecini başlatmış durumda.
YENİ SÖMÜRGECİLİK AFRİKA KITASINI UN UFAK EDİYOR
1960'lı yıllarda şeklen bağımsızlığını kazanan ancak sahip oldukları yer altı ve yer üstü kaynaklarını işlemelerine izin verilmeyen Afrika ülkeleri bu yeni dalga sömürgeciliğe teslim oluyor. Afrika kıtasından Avrupa'ya yönelen düzensiz göçte Sahra Çölü, Akdeniz ve Atlantik Okyanusu'nda sayısı tahmin dahi edilemeyecek kadar çok insanın ölümüne göz yumulmasının altında da bu yeni sömürgecilik sürecinin “Afrika'yı Afrikalılardan kurtarma” fikri yer alıyor.
Dünya artık ne bu kıtadaki açlık krizlerine müdahale ediyor, ne HIV virüsü başta olmak üzere salgın hastalıklarla mücadele için kitlesel girişimler var ne de savaşları durdurmak için en ufak bir uluslararası inisiyatif harekete geçmekte.
Şu anda Afrika kıtasındaki 54 ülkeden en az 20'si ya iç savaş yaşıyor, ya komşuları ile sınır çatışmalarına girişmekte ya da DEAŞ bağlantılı olduğu iddia edilen terör gruplarının baskısı altında. Ve bu DEAŞ bağlantılı terör grupları ne hikmetse Demokratik Kongo Cumhuriyeti ya da Mozambikte görüldüğü şekilde zengin enerji kaynakları ile nadir toprak elementlerinin bulunduğu bölgelerde ortaya çıkmaktalar.
Nitekim petrol ve doğalgaz zengini Nijerya'daki DEAŞ bağlantılı terör örgütlerinin katliamları, bu ülkenin ABD'nin radarına girmesini sağladı.
Ne kadar tanıdık bir senaryo di mi?
Irak'ta ve Suriye'deki DEAŞ bugün ABD'nin Ortadoğu'daki askeri gücünün meşrulaşmasında hangi rolü oynuyorsa, pek yakında belli ki Nijerya'da da aynı rolü oynayacak.

