Abdullah AĞAR

Güç-Varlık-Doktrin-İddia ve Risk: İran için Müzakere mi-Tasfiye mi?

Paylaş
  • Linkedin
  • Pinterest
  • Whatsapp
  • Telegram
  • Reddit
A- A+ Paylaş

Bir İran Okuması: İran ile ABD Arasındaki Müzakerelerin Açmazı:

ABD’nin talepleri o kadara ağır ki; savaşı İran için daha kabul edilebilir hale getiriyor.

ABD aslında İran’a sadece nükleer kapasite değil, bütün yayılmacı ve tehdit edici doktrinini çökerteceksin diyor.

Aynı zamanda bu açmaz sadece taleplerin ağırlığından değil, tarafların “Nihai Hedef Uyumsuzluğundan” besleniyor.

Bu taleplerin gözüken yüzünde şunlar var:

- Zenginleştirilmiş uranyumun İran’dan çıkarılması.
- Uranyum zenginleştirmenin durdurulması.
- Balistik füze üretiminin sınırlandırılması.
- Vekil güçlere verilen desteğin durdurulması.
- Vekil güçlerle yapılan ve sayısız tehdit üreten Şii yayılmacı doktrinin sona erdirilmesi.
- Deniz gerilla harbi doktrininden vazgeçilmesi.
- Daha fazla özgürlük adı altında İran’a özgü bir İran Baharının gelmesi.

Bütün bunlar aslında İran’daki Şii Siyasal İslamcı molla-güvenlik devleti açısından “Varlık-Doktrin-İddia” çöküşü anlamına geliyor. Böyle olunca İran için savaş ‘baskı altında-fakir-iç çalkantılı olsa da’ rejimin bekası açısından daha rasyonel hale geliyor. İran biliyor ki; müzakere sonucu oluşacak tablo, rejimin iç meşruiyetini ve devrimci iddiasını yok etme riski taşıyor.

Tam bir varlık-yokluk ikilemi.

ABD-İsrail ise 7 Ekim’den bugüne devam eden ‘stratejik etki ile geleceği dizayn’ yaklaşımı çerçevesinde İran’dan kaynaklanan tehdidi ya tamamen ortadan kaldırmak ya da seviyesini daha aşağı çekmek istiyor.

Trump’ın yaklaşımı standart: “Ya anlaşmayı kabul et ya da daha beterine hazır ol.”

Ama iş çok zor:

Çünkü İran her türlü direnecek. Öyle ABD’nin taleplerine kolay boyun eğmeyecek. Biliyor ki teknik gibi gözüken bu talepleri aslında İran’daki Molla Rejiminin tasfiyesini ve yeni bir sistem inşa talebini gizliyor. İran’ın içini-gücünü-Molla/DMO hüküm-irade ve menfaatlerini hedef aldığını; görünen maddeler teknik-askeri gibi dursa da (uranyum, füze, vekil güçler, deniz doktrini) gün sonunda İran’ın caydırıcılık ve yayılmacı doktrininin ve güç mimarisini çökerteceğini biliyor.

Yani İran açısından ise bu sadece bir silah sınırlaması değil; “devrimin güvenlik algoritmasının resetlenmesi” demek.

Sonuçta İran için savaş tercih değil; fakat doktrininin tasfiyesi dayatılırsa, müzakereyle tasfiyeye razı olmaktansa çatışmayı göze alma olasılığı artar.

İran’ın “Mozaik Savunma Doktrininin” gelişmiş versiyonu; “İleriden savunma doktrini” yeni nesil şekillenmesiyle kendi içinde güçlü denge üretmeyi amaçlamış üçlü bir saç ayağına yaslanır:

- Eşik-altı nükleer kapasite-nükleer müzakere kartı.
- Asimetrik füze ve İHA envanteri.
- Vekil ağları üzerinden ileri savunma-caydırıcılık-yayılma.

İşte ABD’nin masadaki paketi öncelikle bu saç ayağını hedef alıyor.

Saç ayağını kırarsa kazan devrilecek!

Yani kabaca hesabı bu.

İran’ın ABD ile müzakerelerini Umman’a taşıma isteği ise duygusal bir konu değil.

İran müzakere zeminini seçerken genelde üç şeye bakar: Algı katsayısı-Görünürlük-Bölgesel Rekabet Parametresi.

- İran rekabet halinde olduğu Türkiye’nin jeopolitik-diplomatik algı katsayısını yükseltmek istemez.
- Meseleyi öncelikli olarak jeopolitik değerlere katkı üzerinden okur.
- Ortadoğu’da hep dörtlü bir rekabet vardır.
- Türkiye’deki çoklu müzakere ortamında, etkisi ve ağırlığı yüksek Türk ve Arap güçlerin baskısı ile karşılaşmak istemez.
- İran görünürlüğü daha az bir alanı tercih eder. Sonuçta bir taviz verecek olursa, Türkiye’de bunun görüntü ve gürültü seviyesi yüksek olur. Umman ise sessiz, arabuluculuk geçmişi olan, İran’la kriz üretmeyen, Sünni-Şii rekabetinde taraf olmayan bir zemindir. Yani Umman tercihi aslında gürültü azaltma stratejisinin bir parçasıdır.

Ayrıca yaşanan bu yer değiştirmeler, iptaller; tarafların birbirlerini test ettiği, anlamaya çalıştığı, kozlarını elinden almaya çalıştığı diplomatik süreçlerin bir parçasıdır.

İran bu süreçte Türkiye’yi tarafsız değil taraf gördüğünü de düşünmemiz gerek. Sonuçta unutmayın. Hem arada bir rekabet, hem de kafasında travmatik bir şey var: Suriye’de Türkiye’yi ihanetle; yani taraf değiştirmekle suçlamıştı.

Burada kritik sorulardan biri de şu:

ABD gerçekten “rejim doktrinini çökertmek” mi istiyor, yoksa İran’ı bölgesel kapasite bakımından aşağı çekilmiş ama kontrollü bir aktör haline mi getirmek istiyor?
Kısa durum okumaları:

- İsrail’in istediği tam bastırma: İran’ın bölgesel ağlarını dağıtma. (Konu 2026 sonu ABD seçimleri ve Trump’ın azil süreçleriyle de ilgili. İsrail Trump oyundayken, işi götürebileceği kadar götürmek istiyor.)
- ABD’nin iç siyasi döngüsü ise İsrail’in güvenlik doktrini her zaman bire bir örtüşmez. İsrail için İran tehdidi varoluşsal, doğru, ama ABD için İran tehdidi stratejik olsa da öncelik sıralamasında değişken. ABD’nin aynı anda Çin, Ukrayna, iç siyasi kutuplaşma ve seçim baskısı varken İran’da rejim çökertmeye girişmesi hem çok maliyetli, hem de seçimler dahil (artı-eksi) risk taşıyor.
- Tehdit seviyesini kontrollü düşürme: Çünkü kaosun bütün coğrafyaya yayılma riski var.
- Evet, Gazze, Lübnan, Suriye hattı gelişti, ama tam oturmadı ve arada asıl Irak var. Gerçek kırılma noktası ise bence şu safhada Tahran değil Bağdat.

Irak hala İran’ın ağır etkisi altında. Ve bu aynı zamanda ağır bir travmayı tekrar hatırlatıyor. Çünkü bir rejim çöküşü senaryosu, Irak 2003 sonrası kaosu tetikleyebilir. (Üç savaş-klan/aşiret isyanları-radikalizmin boşluğu doldurması-çökenler ve yeni yükselenler-müttefiklerle stratejik kriz-kaçmaya çalışırken batağa çok saplanma.)

- İran’ın vekil ağı Irak’ta kurumsallaşmış durumda.

İran, Irak seçimlerinden sonra özellikle Irak Şii havzasına ve Irak devletine çok daha güçlü yerleşti.

Sadr’ın siyasi tablodaki etkisini neredeyse bitirdi.

Trump’ın Maliki’nin Başbakan olmasına nasıl taş koyduğunu, bu ikazdan sonra kimlerin (başta Barzani) Malike’ye olan desteğini çektiğini bir hatırlayın.

Buna bir de İran vekili Ashab-ül Ehlül Hak (Kays Hazali) gibi figürler üzerindeki silah bıraktırma baskısını ekleyin.

Bu yüzden ABD’nin “tam bastırma” opsiyonu Irak’ı destabilize etmeden mümkün değil. Bu da Washington için ciddi bir risk.

Ama Irak’ı çözerse Irak’taki çözülme İran iç istikrarını doğrudan etkiler.

ABD ve İran’ın diplomatik yollardan bir sonuca varmak zor.

Çünkü işin içinde zaman kazanma taktikleri, hedef uyumsuzluğu, İsrail ile İran arasındaki amansız doktrin çatışması, savaşın ürettiği travmalar var.

Ama daha ötesinde çok daha büyük bir tehdit ve kaos var.

Bakalım hangi kavram kazanacak?

- Tasfiye mi?
- Kontrollü düşürme mi?
- Eşik-altı uzun gerilim mi?

Kısa vadede en olası senaryo bence şu:

Ne tam anlaşma, ne tam savaş.

Uzatılmış, kontrollü, eşik-altı bir stratejik gerilim.

Çünkü iki taraf da nihai kırılmanın maliyetini biliyor.

2003 travması hem ABD’nin hem İran’ın hafızasında.

Ve 'Beled el Nifak ve Şikak' yani Irak tekrar önem kazanıyor.

Bir yanıt yazın

Yanıt yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

Abdullah AĞAR yazıları