Abdullah AĞAR

Zihinlerin İşgali: Anlamın Çöküşü, Katliam Çığlıkları Ve Yönsüz Geleceğimiz

Paylaş
  • Linkedin
  • Pinterest
  • Whatsapp
  • Telegram
  • Reddit
A- A+ Paylaş

Şanlıurfa ve Kahramanmaraş? Ne ile karşı karşıyayız? Bu gördüklerimiz hangi derin tehdidin ayak izleridir?

Sosyopatlık, ergenlik baskısı, yalnızlık, antisosyal kişilik bozukluğu, şiddet bağımlısı olma…
Aile ve çevrede yapısal bozukluklar…
Ve Şanlıurfa’da Kahramanmaraş’ta gerçekleşen katliamlar!
Bağlamlar sadece bunlar mı?

Yaşadıklarımız sadece bireysel ve kişisel etkileşim sonucu değil…
Buraya saplanırsanız boğulursunuz.

Bu katil çocuklar ya da katil çocukların meselesi değil sadece, hepimizi bir şekilde etkileyen ve hepimizi işgale soyunmuş “varlık, anlam, yön, hakikat ve zihin işgallerinin” kaçınılmaz sonuçları.

Bunlar yüzleştiklerimiz…
Peki ya göstermeyenler?
Gösterecek olanlar?
Ve sadece çocuklara değil hepimize ve geleceğe yuvalanmış olanlar?

*** ***

Televizyonlardaki kadın-magazin programlarındaki saçmalıklar, sözde realite; bir semptom.
Dizilerdeki şiddet, gerçeklikten kopuş, uçsuz bucaksız abartı, entrika, riya, yalan, hamaset; topyekün bir çürüme, bir yansıma.
Şiddet, cinsellik ve sapıklık içeren oyunlar birer “kıyma ve iğdiş etme makinası” değil sadece; birer alıştırma simülasyonu.

Ama sorun görünen bu vb. içerikler değil.
Çok daha büyük.
Asıl sorun; “İçerikleri üreten, çoğaltan ve bundan nemalanan yeni nesil işgal biçimi, menfaat odakları ve tehlikeyi göremeyen/umursamayan ve gerçek çözümü-direnci üretemeyen sistem.”

*** ***

Farkında mısınız; bugün artık gerçeklik, anlam ve amaç yaşanmıyor.
Sahte gerçeklik ve algı üretiliyor.
Ve bu üretim; hakikat bilgisine, yaşama, vicdana, akla, insanlığa, gerçekliğe ve gerçek inanca uygun değil…
Maruz kaldıklarımız; “Epistemik işgale, zihin işgaline, anlam, varlık ve yön krizine” karşılık geliyor. 
Ve gütme reflekslerine, reyting pazarına, kime ne kazandırdığına, dikkat çekme kapasitesine, egoya ve algıya göre yapılıyor.

Çünkü artık değer üreten değil, dikkat çeken kazanıyor.
Ve sadece çıkar üreten değil, işgalci de bunu çok iyi biliyor.
Bu nedenlerle Şanlıurfa ve Kahramanmaraş’ta bugün gördüğümüz heybenin dibindeki o büyük turpun ayak sesleridir.

*** ***

Şiddet neden artıyor?
Çünkü en hızlı dikkat çeken o.

Cinsellik ve sapıklık neden her yerde?
Çünkü en kolay bağımlılık üreten ve satan o.

Peki yalan, kumar, bahis, alkol, uyuşturucu, inançsızlık, yolsuzluk, hırsızlık?
Diğer zevk, menfaat ve işgal bileşenleri?

Kaos neden norm haline geliyor?
Çünkü epistemik işgalci, tehdidi göremeyen sistem ve menfaat odakları; bilinç-ahlak-insanlık ve yaradılışa uygunluğu değil, çıkarları uğruna reaksiyonu ödüllendiriyor.

*** ***

İnsan artık bilgiye sahip.
Ama hakikate değil.
Ne için yaşadığını bilmiyor, ama nasıl tüketeceğini çok iyi biliyor.
Çünkü artık bilgi çoğalıyor, ama anlam üretilmiyor.
Bu sadece bir cehalet değil; bu “Yönsüz Bırakılmış” bilinç, zihin ve inanıştır.

*** ***

Din; anlam verirdi, ölçü koyardı, ümit üretirdi. Aracılar üzerinden kullanılmaya, istismar edilmeye, bir yönetim aygıtı olarak kullanılmaya başlayalı beri din bitti, şirk ve alternatifleri türedi.

Aile yön verirdi, ama aile sevgisi, terbiyesi, birliği, iradesi dağılmaya yüz tuttu.

Yakın çevre ve toplum sınır koyardı, ama özgürlük-çağ ve kuşak farkı adına gelişen sorumsuzluk, ölçüsüzlük, arsızlık ve hadsizlik sınır tanımaz oldu.

Eskiden insanı, toplumu ve devleti güçlü tutan 5 sütun vardı:
- Anlam,
- Yön,
- Hedef,
- Ölçü,
- Sorumluluk.

Bugün beşi de aşındı.

Özgürlük var, ama sınır yok.
İfade var, ama derinlik yok.
Cüret var, ama saygı yok.
Şirk var, ama tevhidi fikir yok.
Söylev-hamaset var, ama eylem yok.
Çıkar odaklı eylem var, ama bedel yok.

*** ***

Ve bence en tehlikelisi de “Bedelsizlik.”

İnsan yaptığı şeyin sonucunu yaşamayacağını düşündüğü an, her şeyi yapabilir.
Şiddet buradan doğar.
Vahşet burada sıradanlaşır.
Saçmalık ve sapkınlık kanıksanır.
Siz buna diğer arsızlıkları, uğursuzlukları, hırsızlıkları, yağmaları da ekleyebilirsiniz.

*** ***

Sadece gençliğin değil, her yaş grubunun saflığına, inançlarına, ölçülerine ve ümitlerine bulaşan ego, bireysel tanrısallık; kaşınan-güdülen asıl sorun. Sorunu ateşleyen sanal alem, sosyal medya, oyunlar, diziler, kadın programları bir rahatlama aracı değil, aslında bir kaçış. Oysa buralar bir av alanı. İnsanı ve anlamını “yeniden programlamaya yarayan” günümüzün tilki kapanları.

Burada:
Şiddet normal,
Sapkınlık, yalan sıradan,
Sorumsuzluk ödüllü,
Ego kutsal.

Hamaset, kibir, riya, ucub, aşağılama, yalan, iftira… hepsi bir arada.

İnsanın içindeki karanlığı insanın aydınlığına örtmek… 
Nasıl tuzak ama.

*** ***

Epistemik işgalcilerle zihin işgalcileri, onlarla eşgüdüme düşmüş olanlar, bunların saldırı metotlarını ve ürettikleri tehdidi göremeyen/umursamayan sistem şunu yapıyor:
Neye bakarsan onu büyütüyor.
Neye tepki verirsen onu çoğaltıyor.
Ve sonunda sana gerçeği değil, senin zayıflıklarını gösteriyor.

Bu paralel evrende büyüyen bir zihin, gerçek dünyayı nasıl algılar?

Cevap basit: Algılamaz, ÇARPITIR.

*** ***

Sonra bir gün…
Okullar basılır. 
Çocuklarımız ölür.
Ve bir vatan sarsılır.

Aslında bunlar “anlık delilikler” değildir. Bu, uzun süredir biriken bir anlamsızlığın patlamasıdır.

Herkes şaşırır. Herkes yeise, umutsuzluğa ve belirsizliğe sürüklenir.

#Şanlıurfa
#Kahramanmaraş

Bunlar sadece 2 şehir değil.
Sinsi işgalin ürettiği sonuçların coğrafyaya dönüşmüş halidir.

*** ***

Toplum uykuda değil.
Daha tehlikelisi:
Uyanıyor gibi yapıyor.

Tepki veriyor.
Ama anlamıyor.

Konuşuyor.
Ama çözmüyor.

Öfkeleniyor.
Ama yön bulamıyor.

Çünkü ortak bir hakikat zemini yok artık.

Herkes kendi gerçeğinde.
Herkes kendi çıkarında.
Herkes kendi yankı odasında.

Ve bu parçalanmış bilinçler bir araya geldiğinde toplum oluşmuyor.

Gürültü, yani teneke sessizliği oluşuyor.

*** ***

Bu bir ahlak ve bilinç krizi değil sadece.
Bu bir medya sorunu da değil.
Bu, çok daha derin bir şey…
Bu ülkede asıl mesele artık şudur:
Zihinlerin, anlamın, ahlakın, hakikatin ve varlık şuurunun sistematik olarak çözülmesi.
Ve askında sadece Türklerin değil bütün insanlığın sorunu.

*** ***

Epistemik işgal (hakikat bilgisi krizi) ya da zihin işgali tamamlandığında, insan artık gerçeği aramaz; kendisine sunulan simülasyonu gerçek zanneder ve o simülasyonun içinde hem kurban, hem fail olur.

*** ***

Anlam boşluğunu dolduran sadece Şeytan mı?
Yoksa kendi İlah’lığımız mı?
Gerçek din yitik yönümüz.
Gerçek aile yitik varlığımız.
Gerçek ahlak yitik değerimiz.
Gerçek akıl yitik gücümüz.
Gerçek vicdan yitik insanlığımız.
Gerçek toplum yitik normumuz.
Gerçeklik yitik gerçeğimiz.
Bedelsizlik yitik sebep-sonuç ilişkimiz.

O şeytan sadece fısıldamıyor.
Sistem kuruyor.
Algı üretiyor.
Ödül-ceza mekanizması işletiyor.
Ve insanı günaha değil; “Alışkanlığa” bağlıyor.

Şirk artık sadece inançta değil, eylemde; hakikatin yerine geçen her sahte referans sisteminde ete kemiğe bürünmüş durumda.

Putlar artık taş değil; dokunulmaz hale getirilen çıkar düzenleri.
İki ayaklı konuşan putlarımız da çok.

Ve insan… hangi gerçeğe inanacağını değil, hangi algıya maruz kalacağını bile seçemeyen bir varlığa dönüştürülüyor.

*** ***

Ego, kibir, nefret…
İçinde yaşadığımız paralel evrenin üç sahte tanrısı.

Bir de onları besleyenler:
Din satanlar,
Sahte devletçiler,
Sahte milliyetçiler,
Sahte medeniyetçiler,
Sahte Atatürkçüler,
Menfaat için her kılığa giren iki ayaklı putlar…
Her şeyin içine yuvalanmış ruhbanlar (aracılar).
Ve algıya bağlayan, kendi gerçeğinden kopan sistem.
Hepsi aynı düzenin farklı yüzleri.
İnançla, gerçeklikle, yönümüzle, ideallerimizle, güven duygumuzla ve ümitle bağımızı kopartıyorlar. 
Ve kopmanın bedelini sadece kendilerine değil, hepimize, bütün insanlığa ödetiyorlar.
Çünkü biz sadece kendimiz için değil, bütün insanlık ve gelecek için umut olan bir milletiz.

*** ***

Çözüm daha fazla bağırmak değil.
Çözüm anlamı yeniden kurmak.

Anlam ise hakikatle kuruluyor.
Ölçüyle korunuyor.
Sorumlulukla yaşatılıyor.

Hakikati merkeze almayan hiçbir sistem sürdürülemez.
Bedel üretmeyen hiçbir özgürlük gerçek değildir.
Sorumluluk doğurmayan hiçbir güç meşru değildir.

Mesele içerik değil, bilinçtir.
Mesele tepki değil, yöndür.

Ve istikamet kaybolduğunda…
En büyük tehdit düşman değil, yönsüzlüktür.

*** *** *** *** *** ***
Bu kadar şikâyetten sonra “Ağlaşma, suçlama, senin çözümün nedir” diye sorabilirsiniz.

Benim bir çözüm arayışım var mı?
Evet var.

“Güç Sibernetiği Teorime de devreye koyarak” ortaya koyabileceğim benim çözümün aşağıdaki gibidir:

İşe çekirdeğe inmekle başlayalım.

ZİHİN İŞGALİNE KARŞI SİBERNETİK SAVUNMA DOKTRİNİ:

1. HAKİKAT FİLTRESİ: HER BİLGİYİ DEĞİL, DOĞRUYU İÇERİ AL.

Zihin işgali bilgiyle değil, filtresizlikle başlar.
Her gördüğün doğru değildir.
Her izlediğin masum değildir.
Her tekrar edilen hakikat değildir.

Bu devirde kirli, manipülatif, işgalci bilgiye maruz kalmak kaçınılmazdır.
Ama neyin zihne yerleşeceğine karar vermek mümkündür.
Hakikat filtresi olmayan zihin, algının çöplüğüne dönüşür.
Filtre yoksa, zihin işgal altına girer.

2. DİKKAT DİSİPLİNİ: NEYE BAKTIĞINI BİL, ÇÜNKÜ ONA DÖNÜŞÜRSÜN.

Epistemik işgalci, bilinçli-bilinçsiz güç ve menfaat odağı: “Neye bakarsan onu büyütür.”
Bu yüzden mesele sadece ne düşündüğün değil, neye maruz kaldığındır.
“Dikkat”; çağın en kritik savaş alanlarından biridir. 
Dikkatini kim yönetiyorsa, zihnini de o yönetir. “Neye bakacağını seçmeyen, neye dönüşeceğini seçemez.”

3. BEDEL MEKANİZMASI: SONUÇSUZ EYLEMİ REDDET.

Sanal dünyada alışılan bedelsizlik, gerçek hayatta felaket üretir.

4. ANLAM İNŞASI: TÜKETME, KUR.

Sorun sadece kirli içerik değil.
Asıl Sorun; “Temiz Anlam” üretilememesidir.
Temel kural şudur: “Sen doldurmazsan, ürettiğin boşluk başkaları tarafından doldurulur.” 
Devlet, toplum ve birey gerçek anlam ve bilinci üretemezse, kolaya kaçarsa, ortaya çıkan boşluğu; reyting hamaseti-gailesi, yönlendirilmiş algı, işgalci fikir, dogma ve gürültü doldurur.

Anlam ise;
- Hakikatle kurulur,
- Ölçüyle korunur,
- Sorumlulukla yaşatılır.
Anlam, yön ve hedef üretmeyen toplum, başkalarının senaryosunda figüran olur.

5. İSTİKAMET: YÖNÜN YOKSA, HER YOL SENİ KAYBETTİRİR.

En büyük kriz bilgi krizi değil, yön krizidir.
Nereye gittiğini bilmeyen bir zihin, en parlak yalanı gerçek zanneder.

İstikamet ise;
- İnançla başlar,
- Bilinçle güçlenir,
- İradeyle korunur.

İstikameti olmayan toplum, tehdit aramaz, tehdidin kendisine dönüşür.
İstikametini kaybeden bir toplumun en büyük tehdidi düşmanı değil, kendi çözülüşüdür.

6. UMUT DİSİPLİNİ:

Yeise düşmek de bedelsizliktr. Umudu olmayanın, sorumluluğu olmaz.

*** ***

“3 SEVİYELİ UYGULAMA”

- Birey seviyesi: Dikkat, filtre, disiplin.
- Aile seviyesi: Değer üretimi, sınır koyma.
- Devlet seviyesi: Epistemik işgale, zihin işgaline ve algı ekonomisine karşı sistem kurma.
Tatbik Önerisi:
1. Hakikat Filtresi: Bilgi obezitesi hakikati öldürür. 
MEB: İlkokul 1’den başlayarak “Kaynak Sorgulama Dersi”. 
Her çocuk şu 3 soruyu sorabilmelidir: Kim diyor? Neden diyor? Bedeli ne?
2. Dikkat Disiplini: Neye baktığın, kime secde ettiğindir. 
Ekran: artık kıble. Haftada bir gün birkaç saat: “Milli Ekran Orucu”. TV-Telefon-bilgisayar karartma. STÖ’ler başlatsın, toplum uysun, kamu yürütsün.
3. Bedel İlkesi: Dijital Bedel Hukuku: Cezanın hızı suçun hızını geçmezse caydırıcılık çöker. 
4. Anlam İnşası: Devlet Anlam Üretsin: Boşluk reytingle dolarsa, devlet suç ortağı olur. İletişim, resmi özel medya, ajanslar, diyanet, MEB ve Aile bakanlığı başta diğer bakanlıklar: Haftada bir anlam anlatısı. Aynı konu: okulda, camide, kışlada, sokakta, panolarda, ekranda. Monolog değil, hep beraber. Bir konu, 85 milyon zihin, 85 milyon fikir.
5. İstikamet: 2053-2071: Soyut değil, takvim. Her mahalleye, caddeye, sokağa panolarla dokunuş: “2053’te, 2071’de burası ne olacak?” 
6. Kamuda anlam, amaç, gerçeklik merkezleri. Hatta bakanlık.  Görevi: Anlam, hedef, ölçü, yön, sorumluluk denetimi.

*** ***

Zihin işgali bir günde olmaz.
Bir günde de bitmez.

Şunu unutamayız: “Zihnini koruyamayan bir toplum, hiçbir sınırını koruyamaz.”
Zihin işgali tamamlandığında, işgal edilen vatan değil, insandır. İnsanını kaybeden, vatanını haritada bulamaz.  
“Hakikatin terk edildiği yerde özgürlük değil, yönlendirilmiş esaret başlar.”

*** ***
Acı konuştuğum için kızmayın.
Acı susarsa ceset konuşur.
Acıyı yaşayınca ve millet için kanını dökünce böyle oluyor.

Bir yanıt yazın

Yanıt yazmalısınız
İsim yazmalısınız
Doğru bir email yazmalısınız
UYARI: Küfür, hakaret, rencide edici cümleler veya imalar, inançlara saldırı içeren, imla kuralları ile yazılmamış, Türkçe karakter kullanılmayan ve büyük harflerle yazılmış yorumlar onaylanmayacaktır.

Abdullah AĞAR yazıları